"Enter"a basıp içeriğe geçin

RUSYA-1

1. Gün Gürcistan geçişi

Türkgözü sınır kapısından Gürcistan’a giriş yaptık. Türkiye’den çıkış 10 dk., Gürcistan sınır geçişi de 40 dakika sürdü. Aracın bagajını ve çadırı açtırdılar, detaysız arama yapıldı. Araçla gelenlerin yanındaki yolcuların girişi ayrı binadan yapılıyor ve el çantanız varsa X-ray den geçiriliyor. Gürcistan ile saat farkı var ve bizden 1 saat ileri. Hemen çıkışta solda benzin istasyonunun yanındaki sigortacıdan sigortamızı yaptırdık. En az 14 gün yaptırılıyor, 30 Lari. Para bozma işlemini benzin istasyonunda biraz düşükten de olsa az miktar yapılabilir. Gürcistan’ı dönüşte gezmeyi planladığımız için direkt Rusya sınırına doğru devam ettik. Ama doğasının güzelliğine hayran kaldığımızı da belirtmeden geçmeyelim. Vadilerin arasında çok keyifli bir sürüş ile yaklaşık 7 saatte Rusya sınırına vardık.

Sınıra 50 km kala inci gibi dizilmiş  tırları , Rus plakalı araçların peşine takılarak geçtik. Daha önce bu tırların arkasında beklemememiz konusunda uyarılmıştık, yoksa ömrünüz burada geçer Gürcistan’dan çıkış işlemleri 45 dakika kadar sürdü. Bagaj ve çadır yine açtırıldı, detaysız arama yapıldı. Araçtaki yolcuların çıkış işlemleri ayrı binanın içinde yapılıyor, kuyruk uzun olduğu için Ayfer’in çıkışı daha uzun sürdü. Ve geldik Rusya sınırına; başta biraz karışık gibi dursa da polisler yönlendiriyor. Yolcu ve şöför girişi aynı yerden yapılıyor, verdikleri formu pasaportunuzun içinde saklayın ve sakın kaybetmeyin. Bagajdaki eşyaların çoğu indirilip detaylı arama yapılıyor, çadır açtırıldı. Görevli polis ehliyeti alıp aracın giriş izin işlemleri için 1 numaralı odaya yönlendirdi. 

Araç için de ayrıca farklı iki form dolduruluyor, birinden 2 adet dolduruluyor ve tekini kaşeleyip size geri veriyorlar kesinlikle onu da kaybetmeyin. (İngilizce form istemeyi unutmayın.) Formlarla birlikte ehliyet de geri verildi. Küçük formu ilk sizi kontrol eden polise kaşeletip çıkışa gidebiliyorsunuz çıkıştaki görevli bu formu alıyor. İşlemler gözünüzü korkutmasın 2 saatte bitti. Ve hoş geldiniz Rusya’ya . Rusya’ya girişle saat tekrar Türkiye ile aynı oldu. Aracın sigorta işini sabaha bırakmak istemediğimiz için daha önce seçtiğimiz ilk yerde yaptırdık. 3 aylık 8000 Ruble ve ödemesi nakit yapılıyor. 1 ay için 5000 Ruble istediler. Rakam aracın modeline, yılına ve yapan firmaya göre değişebilir, belli bir kural yok. İlk gece Vladikavkaz’da konakladık.

2.Gün Vladikavkaz-Elista Arası 

Sabah  önceliğimiz aileler ile haberleşebilmek için Rus simkartı almaya çalışmak oldu. Çalışmak diyoruz çünkü uğradığımız yerler bu yıl Ocak ayında turistler için kısıtlama geldiğini pasaport tercümesi dahil prosedürünün uzun olduğunu söyleyerek satmadılar. Şehirde çok özel bir şey yok, birkaç saatimizi gereksiz yere harcayınca mazot alıp yolumuza devam etmeye karar verdik. (Buradaki benzin istasyonunun hem çok temiz hem de personelinin güler yüzlü olduğunu not düşelim.) Telefonlardan tekine önden eSim aldığımız için kafamız rahat.

Telefon sinyallerine karartma uygulandığını bildiğimiz için gideceğimiz güzergah hakkında da önden çalışıp notlar almıştık. Ona rağmen Vladikavkaz’dan çıkışımız kolay olmadı. Elista’ya doğru iki noktada askeri kontrol vardı. Evraklara ve bagaja baktılar. Ayrıca yolda çok sık trafik ekibine denk geldik. Biri durdurup sigortayı kontrol etti, sorun yaşamadık.

Yolda durduğumuz benzin istasyonu ise sabahki deneyimimizden sonra hayal kıraklığı oldu. Personeli suratsız olduğu kadar para üstünü bilerek eksik vermesi ve üstüne bir de özür bile dilemeyerek ne olacağa getirmeye çalışması hiç hoş değildi. Yapanın ve buna göz yuman işletme sahibinin Müslüman olması ise daha da üzücüydü. Siz siz olun paranızın üstünü alır almaz sayın. Nasıl olsa dil bilmiyorlar diye kazıklamasınlar. Geçtiğimiz yollar yer yer bozuk ve göz alabildiğine tarım arazisiydi. Rusya’daki en büyük Budist tapınağının bulunduğu Elista’ya varınca çehre bir anda değişti. Kendimizi bir anda Uzak Doğu’ya gelmiş gibi hissettik.

Kalmıkya Cumhuriyeti’nin başkenti olan Elista; Avrupa’nın da en büyük Budist şehri olması özelliği ile farklı bir kültüre sahip. Akşam vakit kaybetmeden ışıl ışıl olmuş meydanını dolaştık. Buda Shakyamuni Altın Tapınak kapalı olduğu için sabah gezmeye karar verdik. Tapınağın karşısında kalan Gostiny Dvor Bike Post’ta iki kişi sadece oda 4200 Ruble’ye kaldık. Odası tertemizdi.

Şehrin caddeleri geniş, trafik akışı hızlı ve yaya geçidinde yayaya  yol veren nadir çıkıyor.

3.Gün Elista-Volgograd Arası 

Sabah kahvaltı sonrası ilk işimiz Buda Shakyamuni Altın Tapınağını ziyaret etmek oldu. Şansımıza ibadet saatlerine denk geldik, tapınağın içinde fotoğraf çekilmesine izin verilmiyor. Bahçesi, düzeni ve dinginliği ile bize huzurlu geldi. Elista’da daha fazla oyalanmayıp Volgograd’a eski adıyla Stalingrad’a doğru yola çıktık. Yol boyunca buğday tarlaları ve tırlar bize eşlik etti. Trafik polis çevirmeleri bugün nispeten daha azdı. Yol kenarlarında bizdeki gibi mevsim meyveleri satılıyor. Lukoil benzin istasyonları yaygın, genelde kafeteryası ve temiz tuvaletleri  oluyor. Ayrıca kafe diye geçen restoranlar da yaygın. Yoğun bir trafik ile Volgograd’a giriş yaptık. 

İkinci Dünya Savaşı’nın dönüm noktalarından biri olan Stalingrad Muharebesi’nin geçtiği şehirde; ilk durağımız Mamayev Kurgan tepesindeki Anıt Kompleks oldu. Muharebede hayatını kaybeden Sovyet askerlerine adanmış Anavatan Çağırıyor (Rodina-Mat!) heykeli bütün ihtişamı ile bizi karşılıyor. Sonsuzluk ateşinin yandığı Askeri Zafer Salonu ve kilisesi ile etkileyici bir kompleks. Birkaç saat geçirdikten sonra gece ışıklı halini tekrar görmeyi planlayarak ayrıldık.

1942 Stalingrad Muharebesi kuşatması sırasında 58 gün Pavlov ve arkadaşlarının savundukları bina (Dom Pavlova) dışarıdan görülebiliyor. Onu gördükten sonra Volgo Nehri’nin kıyısında uzanan yürüyüş yollarının keyfini çıkardık. Bütün gün arabada oturmanın acısını 23.000 adımla çıkarmışız . Şehirde elektrikli tramway ve otobüslerin kullanıldığını görmek bize nostaljik geldi. Şehir genel olarak çok temiz, trafik hızlı aksa da yayaya yol verme konusunda daha özenli bulduk. 

4.Gün Volgograd-Saratov Arası 

Sabah Volga Nehri’nin havasını aldıktan sonra uçsuz bucaksız tarlalar arasında yola devam. Ara ara yol yapım çalışmaları vardı. Şehirler arası yollarda her şartta sollama yapmayı seviyorlar ve hız limitlerine uyulmuyor. Ama siz siz olun kurallara uyun, birkaç kazaya denk geldik. Ayrıca trafik polisleri de hatayı hiç affetmiyor. 

Durduğumuz benzin istasyonunda, aramızda “bir gün önce yolda gördüğümüz satıcılardan keşke meyve alsaydık diye” konuşurken birkaç kelime Türkçe bilen bir beyin kayısı ikramı yüzümüzü güldürdü. Evrene doğru mesaj :)) Yol boyunca кофе diye geçen kafeteryalar, yanında küçük moteller yaygın, bazıları bayağı temiz duruyordu.

Öğleden sonra vardığımız liman şehri Saratov birkaç dakikada ısındırdı kendine. Sovyetler Birliği’ne ait Vostok 1 uzay aracıyla uzaya ilk çıkan insan olan Yuri Gagarin, Dünya yörüngesinde bir tur attıktan sonra uzay kapsülü Saratov yakınlarına inmiş olması burayı ayrıca çekici hale getiriyor. Müzesi kapalı olduğu için gezemedik. Parkları, meydanları, nehir boyunca uzanan yürüyüş yolları, plajları ve trafiğe kapalı caddesi ile şehir çok hoş.

Trafiğe kapalı caddesinde yaptığımız yürüyüşten sonra gözümüze kestirdiğimiz bir yerde yemek yemeğe karar verdik. Seçtiğimiz yer hem garsonlarının yardımseverliği hem lezzet olarak bizden tam puan aldı. Dil bilmeden bu kadar iyi seçimler yapabildiğimiz için kendimizi de takdir ederiz :)) Eh bu kadar yedikten sonra eritmek lazım diyerek nehir boyunca uzanan yürüyüş yollarını arşınladık. Nehir kıyısı çok hareketli ve ışıl ışıldı. Etraftaki mekanların da hepsi birbirinden şık duruyordu. Genç nüfusunun yoğunluğu ise en çok dikkatimizi çeken şeylerden biri oldu. Her yer yine tertemiz ve sokaklarda fazla sigara içilmediği dikkatimizi çekti.

5.Gün Saratov-Samara Arası 

Kuzeydoğuya doğru yol aldıkça gündüzlerin uzamasına ve sabah 4:30’daki gün doğumlarına alışmaya başladık 🙂 Volga Nehri kıyısında yaptığımız yürüyüşten sonra hem şehri panoramik izleyebileceğimiz hem de açık hava müzesi olan Park Pobedy’i (Victoria Park) ziyaret ettik. 2. Dünya Savaşı’nda kullanılan askeri araçların da sergilendiği, anıtlarla çevrili park yemyeşil ve çok huzurlu. 

Samara’ya doğru yol yapım çalışmaları başlıyor ve ara ara bayağı kötüydü. Samara’ya varmadan önce nehir kenarında kamp olarak işaretlediğimiz yere önce bakıp şehri yarın dolaşmaya karar verdik. Düzenli kamp alanı Rusya’da dikkatimizi çekmedi ama karavan veya araçla park alanlarının çoğunda kalmak mümkün ve güvenlik sorunu yaşamadık.

Kamp alanı diye işaretlediğimiz yer 4 bungalovun olduğu daha çok günlük plaj ve havuz hizmeti de veren hoş bir tesis çıktı. İşletmecisi ise güler yüzü ile elinden geldiğince yardımcı olmaya çalışıp park alanlarında aracın çadırını açabileceğimizi ve tesisin bütün hizmetlerinden yaralanabileceğimizi söyledi daha ne isteyelim hem de 1000 ruble karşılığında 🙂 Çadırı açarken elinde 2 soda ve bir maskot köpek ile yanımıza geldi. Biz de ona yanımızdaki nazar boncuklu anahtarlıklardan hediye ederek dostluğumuzu pekiştirdik.

Köpüşümüzün adını “Samara” koyduk artık o da bizimle yollarda…Havuz kenarında günün yorgunluğunu atıp yarının planını yaptık. İnternet sıkıntısı ara ara devam ediyor, önden yolu takip etmekte fayda var. Isı çok yüksek olmasa da nem çok fazla, sivrisinekler için her türlü önlemi almış olsak da kanımızın tadına bakmadan bırakmıyorlar 🙂 Yine de yemeğimizi yapıp ormana doğru gün batımını izlemekten de geri kalmadık. 

6. Gün Samara 

Uzaya ilk uçuşu yapan Vostok roketinin birleştirildiği Samara şehri, Kozmik Samara müzesine de ev sahipliği yapıyor. Müzenin taşındığı yeni yerini bulmak kolay olmadı, önünde roketli falan bir bina beklerken kendimizi bir anda alışveriş merkezinin içinde bulduk 🙂 Yuri Gagarin’in uzaya yapmış olduğu yolculuğun detaylarının yer aldığı müze beklentimizi karşılamadı.

Bilgiler sadece Rusça açıklanmış 🙁 istersenizse Rusça rehber eşliğinde de gezilebiliyor. Giriş ücreti 300 Ruble. Müzenin bu yeri geçiciymiş eminiz yeni yeri daha iyi olacaktır. Müze bahanesi ile girdiğimiz alışveriş merkezinin de çok büyük ve modern olduğunu da not düşelim… Vostok roketinin replikası ise farklı yerde ve etrafındaki tadilat devam ediyor. 

Aracımızı Lenin’in gençliğinin geçtiği evinin önüne park edip müze olarak hizmet veren evini ziyaret ettik. İki katlı binanın üst katında ailenin yaşadığı odalar, alt katında da eski Rus oyuncaklarının sergilendiği 2. bölüm var. Rehber eşliğinde geziliyor, görevliler İngilizce bilmese de her odanın girişinde İngilizce bilgileri var. Eminiz Rusça bilsek ziyaretimiz çok daha verimli olacaktı. İki müzenin toplam giriş ücreti 500 Ruble. Bileti alırken iki farklı ücret olduğunu bilmiyorduk, oyuncak bölümünün girişi 200 Ruble, fazla meblağ olmasa da bizim için  gereksiz zaman kaybı oldu. Sadece 2. kat dolaşılabilir mi diye sorulabilir…

400 yıldan uzun tarihe sahip Samara; eski Rus taş ve ahşap evleri, parkları, geniş caddeleri, meydanları, nehir kenarı boyunca uzanan 4,5 km’lik yürüyüş yolu, plajları, enfes gün batımları, Volga Nehri’nde tekne turları, anıtları ve manastırı ile turistik bir şehir. (Yerel turist kalabalığının arasında yabancı turiste denk gelmedik.) Araç trafiğine kapalı Leningrad Caddesi ise yaya trafiğinin yoğunluğu ile en hareketli yerlerinden biri. Volga Nehri’ne doğru keyifli bir yürüyüş yaptık.

Nehirle buluştuğumuz noktada; 1986 yılında Samara’nın 400. yıl dönümünü kutlamak için yapılmış olan “Yelken” fıskiyesi bizi karşılıyor. “Büyük Vatanseverlik Savaşı”sırasında ölen deniz harp okulu öğrencilerinin anısına 620 çeşme musluğu bulunan fıskiye; zamanla Samara’nın sembollerinden biri olmuş. Diğer ucunda ise; yine aynı yıl yapılmış olan 20 metre yüksekliğindeki Stele Ladya (Tekne) anıtı, ihtişamıyla Volga kıyısında yükseliyor. 

Uzun yürüyüşün sonunda, Rusya’daki en eski işletmelerden biri olan “Zhiguli Brewery”nin soğuk biraları ile yorgunluğumuzu attık. İlk birasını Şubat 1881’de üretmiş ve 1881 isimli birası da var; en sevdiğimiz yılın ismi  tabii ki denemeden olmazdı. Mekan çok popüler…

Şehrin sembolü çok; “Zafer Anıtı” da eksik kalmasın değil mi. Samara uçak endüstrisindeki işçileri onurlandırmak ve savaş sırasında elde ettikleri büyük başarıları kutlamak için dikilmiş olan anıt nehir manzarası ile cezbedici duruyor. 

Gün batımını izlememiz ile birlikte yağmur başladı. Sanki şehir hadi bu kadar yeter diyor. Günün özeti 17 km yürümüşüz. Şehrin tadına yürürken daha çok varılıyor…

Samara Bölgesel Sanat Müzesi, Rus film yönetmeni, senarist, şair Eldar Ryazanov’un doğduğu ev, Stalin’in kalmasına gerek kalmadığı gizli sığınağı (Bunker Stalin), şair ve yazar Aleksey Nikolayeviç Tolstoy’un yaşadığı ev gezemediğimiz yerler arasında kaldı…

7.Gün Samara-Bolgar Arası 

Bütün gece yağan yağmur neyseki sabah durmuştu. Bugünkü planımız Beyaz Cami’si ile ünlü Bolgar (Bolgar) kasabasını gezip Tataristan’ın başkenti Kazan’a doğru devam etmek. 

Yolların yeşillenmeye başlaması ile yolculuğumuz daha da keyifli hale geldi. Gözümüze kestirdiğimiz bir yerde kahvemizi yapıp kahvaltımızı da yol üstünde yaptık. Yolda ilginç bir mezarlık da dikkatimizi çekti ve hızlıca durup hemen fotoğrafladık. “Tataristan Cumhuriyeti’ne Hoş Geldiniz” tabelası karşılıyor bizi…

Türkiye ile yeniden aynı saat dilimine girdik. Zaman ve mekan kavramları yavaş yavaş karışmaya başladı 🙂 

Tataristan, Sovyetler Birliği’nin dağılması sürecinde 30 Ağustos 1990 tarihinde ilk bağımsızlığını ilan eden Cumhuriyet olmuş  ama geçen yıllar içinde tanınmaması nedeniyle 1994 yılında bağımsızlık ilanını geri çekip Rusya Federasyonu’na yeniden bağlanmış. Tarihi gelişmeleri uzun uzun anlatmayıp araştırmayı merak edenlere bırakıyoruz.

Girdiğimiz köy yollarında bazı köylerin içinden de geçerek Beyaz Cami’ye vardık. Bolgar’ın tarihi 7. yüzyıla kadar uzanıyor. 922 yılında Rusya topraklarında İslamiyeti resmi din olarak kabul eden ilk Bolgarlar olmuş. Kul Şerif Cami adıyla da bilinen Beyaz Cami’nin inşası çok eskiye dayanmasa da (21.yüzyılın başları) Taç Mahal’in bir benzeri olması ile öne çıkıyor.

Minareleri, Medine’deki Peygamber Cami’nin minarelerinin tam kopyasıymış. Onur’un tişörtündeki İstanbul yazısını gören kadın görevli sanki uzun süredir görmediği dostlarını görmüş gibi sıcacık gülümseme ile karşıladı bizi 🙂 Dıştan göz kamaştırıcı duran caminin içi ise; gösterişten uzak sadeliği ile dikkat çekiciydi. Caminin hemen yan tarafında tarladan fırına ekmek yapımının sürecinin anlatıldığı “Ekmek Müzesi” yer alıyor. 

Bolgarların yaşadığı tarihi mekanlar UNESCO Dünya Mirası listesinde yer almaktadır. Bu kompleks açık hava müzesi şeklinde gezilebiliyor. Batı kapısından girildiğinde; 

Bolgar Uygarlığı Müzesi, 800 kg ağırlığındaki en büyük Kuran-ı Kerim’in sergilendiği cami, Han’ın sarayı, Gabdrakhman’ın gizli şifalı kuyusu, Bolgar soylularına ait 700 yıllık bir mezar odası gezilebiliyor. Müzenin bir bölümünde; Türk halklarının Avrasya tarihi, özellikle bozkır devleti döneminden dünya Avrasya İmparatorluğu’na kadar uzanan dönemine yer verilmiştir. Cami ve Kilise minarelerinin yan yana manzarası, taş kaleler, ve mezarlar ihtişamlı günlerinden kalmış gibiler.

Volga Nehir manzarası ile keyifle 3-4 saat geçirilebilir. Alan oldukça geniş, elektrikli scooter kiralanıp gezilebilir veya bir bölgesine kadar elektrikli araçlarla tek yön 50 Ruble karşılığı gidilebiliyor. Turizm ofisindeki görevli kadın ile Türkçe anlaşabilmek çok hoştu. Türkiye’den geldiğimizi öğrenince çok sevindi ve bize broşür haricinde Tataristan ile ilgili kitapçık verdi, ilk fırsatta okuyacağız…

8.gün Kazan-Ufa’ya doğru 

Sabah sanki çok iyi bildiğimiz bir yerdeymişiz gibi dolaşmaya başladık. Kazan, hem yürüyerek gezmeye uygun hem de geçtiğiniz parklardan, gördüğünüz nehir manzarasından keyif alıyorsunuz. 

Bilim ve hoşgörü ünvanına sahip kentin dünya tarihine adını yazdırmış önemli isimlerinin (Tolstoy, Aleksey Rikov, Nikolay Lobaçevski ve Lenin gibi) eğitim aldığı Kazan Devlet Üniversitesi; 1804 yılında kurulmuş ve organik kimyanın doğum yeri.Üniversitenin havasını aldıktan sonra; dünden farklı sokaklara, parklara girerek Kremlin’e ulaştık.Akşama göre çok daha kalabalık ve yeni gelen tur otobüsleri ile kalabalık iyice artmadan “Kul Şerif Cami”yi ziyaret etmek istiyoruz. Kalabalığına rağmen ortamı huzurlu.

Orijinali 16.yüzyıla dayanan cami 2005 yılında tekrar yapılıp ibadete açılmış. Caminin içini de etkileyici bulduk. Kalenin içini gezdikten sonra Bezymyannaya Kulesi’ne çıkıp biraz da olsa kuşbakışı manzarayı izleyelim dedik ama olmasa da olurmuş. Tepesine radyolink konulmuş ve zararını bilmeden insanlar önünden fotoğraf çekiyor. Onur, görür görmez burada uzun takılmayalım dedi. İndiğimizde de görevliyi uyardı ama çok da umurlarında olmadı. Birkaç dakikadan bir şey olmaz diye geçiştirdiler. Bir mühendis olarak tarihi bir alanın içine bu şekilde radyolink konulmasını Onur hiç onaylamadı 🙁

Yine farklı caddesinden Tugan Avylym’e doğru yürüdük. Klasik Tatar mimarisindeki restoranlarında Tatar mutfağını deneyebileceğiniz daha çok çocuklara yönelik bir alan. Kazan’da kumda Türk kahvesi çok revaçta ve burada da ünlü markalarımızdan biri ile yapıldığını görünce şaşırdık…

Yağmur başladı ama Eski Tatar Mahallesini görmeden de olmaz. 

Kısaca tarih bilgisi de paylaşalım; Türk devletlerinin hakimiyetindeki bölge Altın Orda devletinin dağılmasından sonra Kazan Hanlığı olarak 1552 yılına değin varlık gösterebilmiş ve Kazan şehri, başkenti olmuş. Bu tarihte Rusların işgali ile camiler ve Han saraylar yok edilmiş, dinini değiştirmeyenler şehir dışına çıkartılmış. Tatar Mahallesi’nde bulunan Mercani (Mardzhani) Cami, Rusların işgalinden seneler sonra (1766-1770) Çariçe 2.Katerina tarafından Müslüman Tatarlara armağan edilmiş ilk camidir.

Bölgedeki evlerin mimarisi ve renkliliği bizim daha çok hoşumuza gitti. Kayuman Nasri caddesi ise; Bauman’dan sonra sessizliği ile çok huzurlu geldi. Burada da Tugan Avylmn’e benzer restoranların, hediyelik eşya satıcıların olduğu Tataristan kültürünü tanıtan bir alan var. Tatar mutfağının lezzetlerini buradaki Ash Babay’da deneyimledik. Türkçe anlaşmaya çalışmaları, ilgileri, sipariş vermediğimiz halde bunları da tadın diyerek getirdikleri ikramları ile gönlümüzde ayrı yerleri oldu. Fiyatları da çok uygun. Çorba, etli pilav,  börek, tatlı ve porselen çaydanlıkta iki kişilik çay sadece 650TL. Türkiye’ye döndüğümüzde kazıklanmak daha çok zorumuza gidecek :)) 

Tatar mutfağında; özellikle hamur işleri ve etli yemekler öne çıkıyor. 

Çak-çak tatlısı (chak-chak müzesi bile var), börek çeşitleri (Öçpoçmaq, pereme, çibörek), kıstıbi (patates püresinden yapılan bir tür gözleme), pilav (havuçlu, kuru üzümlü, dana etli) ve tokmach, lagman çorbaları Tatar mutfağının vazgeçilmezleridir. 

Müzeleri, tiyatroları, parkları, caddeleri, anıtları, tarihi, kültürü, lezzetleri ve modernliği ile Kazan bizi etkiledi. Açıkçası çok daha fazla tanınmayı hak eden bir şehir…

Tarihten ders alınmış ki birçok dinin barış içinde yaşamasını simgeleyen, “Bütün Dinler Tapınağı”, 16 farklı dine ait bölümlerin bulunduğu bir kompleks yapılmış.  Şehir merkezinden çok uzak değil ama yağmur şiddetini arttırınca Ufa’ya doğru devam etmeye karar verdik…

Yol yapım çalışmalarına şiddetli yağmur eşlik edince hoşumuza giden bir benzin istasyonunda mola verdik. Buraların güzel tarafı birçok benzin istasyonu aracınızda kalmanıza izin veriyor. Gecelerin kısa olması da avantaj, sabah gün doğumu ile yola devam…

9. Gün Ufa-Yekaterinburg’a Doğru 

Başkurdistan, Rusya Federasyonu’na bağlı özerk bir Türk cumhuriyetidir ve Ufa da başkentidir. Belaya ve Ufa nehirlerinin birleştiği noktada konumlanmış modern şehir, Rusya’nın da en büyük şehirlerinden biridir. Rusya’nın diğer şehirleri gibi Ufa da geniş caddeleri ve parkları ile dikkat çekiyor. Ayrıca balları ile de ünlüymüş ve dünyanın en iyi balları arasında yer alıyormuş.  

Yine şanslı bir gündeyiz; Ufa bizi kutlamalar ile karşılıyor. Her yer insan seli biz de peşlerine takılıyoruz. Güvenlik kontrolünden geçilen alana geldiğimizde, neyi kutladıklarını bilmeden biz de geçiyoruz. Panayır yeri gibi bir alan ama çok da özelliği yok. Gelen müzik sesine doğru yürüyünce amfi tiyatro etrafında sıralanmış insanları görüyoruz. Ve ufak bir araştırma sonunda neyi kutladıklarını öğreniyoruz.

2025 yılı; Büyük Vatanseverlik Savaşı’ndaki Zafer Günü’nün ve nükleer endüstrinin 80. yıldönümleri olması nedeniyle Ruslar için önemli bir yılmış. 28 Haziran’ı da ülkenin tüm nesillerini, halklarını, bölgelerini ve endüstrilerini yıldan yıla birleştiren bir bayram olması için “Gençlik Günü” olarak kutlanmasına karar verilmiş. Sahnedeki gençlerin gösterileri ilgimizi çok çekmediğinden, biraz takılıp ayrıldık.

Belaya Nehri boyunca uzanan yürüyüş yolu var. Tepede at üstündeki Başkurtistan’ın halk kahramanı Salavat Yulaev’in anıtı herkesi selamlıyor. Anıta, nehir tarafından bayağı dik ve bol merdivenle parkın içinden ulaşılabiliyor. Manzarası çıkmaya değer… En çirkin görüntü ise parka doğru bakan Hilton otelin manzarasıydı 🙁

Hikayesi ile şehrin önemli duraklarından biri olan yedi kız fıskiyesi; düşman tarafından esir alınan yedi güzel Başkurt kız kardeşi hakkındaki eski bir efsaneye adanmıştır. Esir kızlar dikkatle korunuyordu ve kaçmalarını önlemek için ayaklarını kesip içlerine at kılıyla dolduruluyordu. Her adım onlara muazzam bir acı verse de, kız kardeşler kaçmaya karar verdiler ve bir gece bozkıra doğru koştular. Takip eden atlılar onlara yetiştiğinde, kızlar el ele tutuşup bir göle atladılar, esarettense ölümü tercih ettiler ve yedi yıldıza dönüştüler. Büyük Ayı takımyıldızı da böyle ortaya çıktı. (Anıtın önündeki bilgi panosundan çevrilmiştir.) 

Ufa’nın tek camisi “First Cathedral Mosque of Ufa”; bizdeki eski medreseler gibi büyük bir alanda pek çok binadan oluşan bir kompleks. 200 yıllık geçmişi ve yemyeşil bahçesi ile çok huzurlu duruyor. Ayrıca caminin bulunduğu Tukayeva Caddesi, ortasından geçen iki tarafı ağaçlandırılmış yaya yolu ile çok hoşumuza gitti.

Ufa da diğer Rus şehirleri gibi sanata önem veren bir şehir; opera-bale ve tiyatro binalarının çokluğuna  imrenmemek elde değil. Rusya’nın diğer şehirlerinde olduğu gibi burada da tarihe damgasını vurmuş siyasetçilerin, sanatçıların anıtları çok yaygın. Lenin meydanını ve parkını gördükten sonra Ufa’da kalmayıp Yekaterinburg’a doğru devam etmeye karar verdik. Ormanın içinden giden yol, ara ara bozuk gidiş-geliş iki şeritli ve tır trafiği bakımında da yoğundu. Burada olmaz dediğimiz bir nokta da trafik polisine denk geldik.

Artık yol o kadar bozuk hale gelip üstüne yağmurla birlikte sis de basınca devam etmemeye karar verdik. Gün batımını izleyerek yolculuk etsek de hava tam kararmayınca saatin geç olduğu fark edilmiyor. Kalacak yer göremeyince, tırcıların ağırlıklı durduğu tır parkı gözümüze çarptı ve oraya girdik. Bu tarz yerlerin genelde görevlisi oluyormuş ve gelip cüzi bir ücret istedi, verdik. Kafesi de var daha ne olsun…

10.Gün Yekaterinburg

Sabah kaldığımız yerden yine sis eşliğinde yola çıktık. Sis, sanki gökyüzündeki bulutlar gibi yeşilliklerin üzerinde asılı kalmış ve ilerisinde deniz varmış gibi bir his bırakıyor. Hafif yağan yağmurun arkasından gökkuşağı bize eşlik etti.  Yolda yerel halkın bir şeyler sattığı yol kenarı pazara denk geldik. Minicik dağ çileklerinden aldık. Büyük olasılıkla reçel yapıyorlar ama biz yemeyi tercih ettik 🙂 Yol boyunca yine kafeteryalar var…

Avrupa ve Asya sınırında, Ural dağlarının kalbinde yer alan Yekaterinburg (yazılışı Ekaterinburg) Rusya’nın tarihi şehirlerinden biri ve en büyük 4. şehridir. 1723 yılında Rusya İmparatoru 1.Petro’nun emri ile bölgede Rusya’nın en büyük demir fabrikası kurulmuş. Aynı yıl madenciliğin koruyucusu “Büyük Şehit Martyr Catherine” adına da bir şapel kurulmuş ve şehrin ilk kilisesidir. Son yıllarda önemli bir finans merkezi haline gelen Yekaterinburg hızla büyüyormuş.  Şehirde 9 tane devlet üniversitesi var ve genç nüfusu dikkat çekiyor. Buradaki gençler bize daha renkli ve cıvıl cıvıl geldi. 

Rusya’ya girdiğimizden beri büyük veya küçük olsun bütün şehirlerin yolları ve kaldırımlarının genişliği dikkatimizi çekti. Yıllar öncesinden nasıl planlanmış, işte şehir planlamacılığı buna denir diyoruz ama bir taraftan da geçtiğimiz her yerde bir inşaattır gidiyor, sanki tarihi dokularının da özelliği kayboluyor. Şehri dolaşmaya araç trafiğine kapalı Vaynera Caddesi’nden başladık. Ortasına yapılmış akşamları ışıklandırılan taklı yürüyüş bölümü, gündüzleri demir yığını gibi duruyor. Cadde boyunca bir sürü anıt ve heykel var. 

Iset nehri kıyısı boyunca yine yürüyüş yolları, kurucular anıtı, göletinde gezinti sandalları ile diğer şehirlerdeki benzer düzene sadık kalınmış. Sevastyanov’un evi de renkleri ve mimarisi ile dikkat çekici duruyor, eski Yekaterinburg’un en güzel evlerinden biriymiş. 

Altın Kubleli Kanlı Kilise; Yekaterinburg şehrinin en büyük kilisesi ve Bolşevik Devrimi sırasında Rus Hanedanı Romanovların son çarı II.Nikolay ve ailesinin infaz edildiği hüzünlü bir yerde yapılmıştır. 

Urallardaki en büyük kültür merkezi ünvanına sahip şehirde; denk getirip canlı bir performans izleme şansımız olmadı. Bol bol anıt, nehir, tarihi bina, sanat ile buluşan şehir; nedende bizde bir eksiklik hissi verdi. Belki beklentimiz daha fazlaydı belki de şehirler iyice birbirine benzemeye başlamıştı, istediğimiz ruhu bulamayınca Tümen’e doğru yola devam etmeye karar verdik. Sibirya Treninin duraklarından olan Yekaterinburg’a daha az şehir gezerek gelmiş olsaydık belki bizi daha fazla kucaklardı. 

11.Gün Tümen 

Tümen’e (Tyumen) yine keyifli orman yollarından geçerek geldik. Rusya genelinde yabancı kredi kartı kabul edilmediği için maalesef online otel rezervasyonu yaptıramadık. (Ostrovok uygulaması üzerinden yapılabiliyor ama TR’de indirememiştik, arkadaşın hatırlatması üzerine bugün tekrar denedik ve Rusya’da indi.) Tümen’e gelmeden önce birkaç yer seçip direkt şehir merkezinin biraz dışındaki ilk otele gittik. Odaları temiz ve personeli de yardımsever çıkınca hiç düşünmeden bu otelde kalmaya (Garden Otel) karar verdik.

Personelinin bizi gördüklerindeki ilk şaşkınlığı geçince dayanamayıp oteli nasıl bulduğumuzu sordular. Şimdiye kadar Asya ülkelerinden gelenler hariç hiç turiste denk gelmedik. Hele de böyle mahalle arasında bir otelde 🙂 Bizim için otelin tek dezavantajı organizasyonların yapılıyor olması ve bunu akşam gençlerin mezuniyet partisi ile öğrenmemiz oldu. Neyseki geç saate kadar devam etmedi de uyuyup günlerin yorgunluğunu biraz olsun atabildik. Ve gelelim şirin Tümen şehrine…

Tümen’le batı Sibirya’ya giriş yaptık. Tümen, Sibirya’da kurulan ilk Rus şehridir. Tarihçiler, şehrin adının; Türk dilinde 10 bin kişilik askeri birliğe verilen isimden geldiğini düşünüyorlar. Yerel efsanelere göre; 10 bin kişilik orduya sahip olan Tatar prensinin hükümdarlığı zamanında şehrin Tümen ismini aldığı tahmin ediliyor.

Tura Nehri’nin içinden geçtiği şehir; nehir boyunca uzanan yürüyüş yolu, Aşıklar köprüsü, enfes gün batımı, trafiğe kapalı caddesi, restoranları, kiliseleri, anıtları, heykelleri, karışık insan profili ile hoş bir şehir. Aslında Rusya’nın diğer nehir kenarı şehirlerinden çok da farklı değil. Şehirlerin yürüyerek rahatlıkla keşfedilebilmesi, yerel halkı ile kurduğumuz ilk izlenim, sıcaklıkları, düzeni ve kendine özgü ruhunu kaybetmemiş olması bizi daha çok etkiliyor. O yüzden de Tümen bizde ayrı iz bıraktı. 

Aramızda şehirlerde hiç motorcu görmedik diye konuşurken; sanki İstanbul’da Beltur’un önüne çekmişler gibi nehir kenarındaki kafeteryanın önünde motorcu büyük bir gruba denk geldik. Müzik eşliğinde bir Gold Wing’li otoparka giriş yaptığında, benzer motoru olan arkadaşlarımız Fuzuli ve Gamze’nin de kulaklarını çınlattık (onlarla yaptığımız müzikli seyahatlerin yeri de ayrı ). Sokak hayvanları burada da yok. Bisiklet yolları fazla. 

Rusya’da kedilerin ayrı bir önemi var. Kazan’da öğrendiğimiz bilgileri Tümen’de pekiştirdik.

Kedilerin Hikayesi;

Büyük Vatanseverlik Savaşı sırasında kuşatma altındaki Leningrad’da neredeyse hiç kedi kalmamış. Kemirgenler yollarına çıkan her şeyi yemişler, tramvayların hareketini engellemişler, insanlara saldırmışlar ve Ermitaj’daki büyük sanatçıların resimlerini yok etmişler. Abluka kaldırılır kaldırılmaz, Ermitaj ve diğer Leningrad (Saint Petersburg) müzeleri için “kedi seferberliği” yapılmış. Tümen’de, altı aylıktan beş yaşına kadar 238 kedi toplanmış ve birçok insan evcil hayvanlarını da toplama noktasına getirmiş. Toplamda 5.000 Omsk, Tümen ve Irkutsk kedisi Leningrad’a gönderilmiş ve sonunda Ermitaj’ı kemirgenlerden temizleyebilmişler. (Alıntıdır)

Şehirde 1616 yılında kurulan Kutsal Üçlü Manastır’ı Barok mimarisi ile gösterişli duruyor. Bahçesinde gezerken görevlilerden biri içine davet etti, farklı bir atmosferi var. Ama bize çok anlam ifade etmedi. Rusya’da gezdiğimiz yerlerin hepsinde manastır ve katedrallerin girişlerinde kadınların saçlarını örtmeleri için eşarplar olması dikkatimizi çekti. 1801 yılında yapılan Znamenskiy Katedrali de Tümen’in en eski tarihi eserlerinden biridir. Mavi-beyaz rengiyle dışarıdan güzel duruyordu. 

Nehir boyunca yürürken; şehrin kuruluşunu simgeleyen (29 Temmuz 1586) küçük bir anıt ve  sonsuz ateşin yandığı bir savaş anıtı var. Özellikle eski ahşap Rus evleri koruma altına alınmış ve restorasyonları yapılıyor. Şehir tertemiz ve insanlar saygılı, Yekaterinburg’dan sonra bize daha huzurlu geldi. Nehir ve köprünün manzarası gün batımında ayrı güzel oluyor. Şehirde araçla gelen yabancı ki turist için tek sıkıntı otopark. Tabelalardan tam olarak park edilebilir mi edilmez mi anlaşılmıyor. Lokallere sorduğunuzda sorun yok park edilir denilen yerdeki tabelayı tercüme ettiğimizde bizim bırakmamamız gerektiğini anlıyoruz. Kararsız kalınca, aracımızı sorun çıkarmayacak ara sokaklara bırakmayı tercih ettik. 

Şehirde, gözümüze batan tek şey; merkezden uzaklaştıkça beton bina yığınları oldu. Ekonomisi büyüyen şehir yapısal olarak da büyüyor ama TOKİ evleri de olmaz ki canım dedirtiyor.

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir