"Enter"a basıp içeriğe geçin

RUSYA-1

1. Gün Gürcistan geçişi

Türkgözü sınır kapısından Gürcistan’a giriş yaptık. Türkiye’den çıkış 10 dk., Gürcistan sınır geçişi de 40 dakika sürdü. Aracın bagajını ve çadırı açtırdılar, detaysız arama yapıldı. Araçla gelenlerin yanındaki yolcuların girişi ayrı binadan yapılıyor ve el çantanız varsa X-ray den geçiriliyor. Gürcistan ile saat farkı var ve bizden 1 saat ileri. Hemen çıkışta solda benzin istasyonunun yanındaki sigortacıdan sigortamızı yaptırdık. En az 14 gün yaptırılıyor, 30 Lari. Para bozma işlemini benzin istasyonunda biraz düşükten de olsa az miktar yapılabilir.

Gürcistan’ı dönüşte gezmeyi planladığımız için direkt Rusya sınırına doğru devam ettik. Ama doğasının güzelliğine hayran kaldığımızı da belirtmeden geçmeyelim. Vadilerin arasında çok keyifli bir sürüş ile yaklaşık 7 saatte Rusya sınırına vardık.

Sınıra 50 km kala inci gibi dizilmiş  tırları , Rus plakalı araçların peşine takılarak geçtik. Daha önce bu tırların arkasında beklemememiz konusunda uyarılmıştık, yoksa ömrünüz burada geçer Gürcistan’dan çıkış işlemleri 45 dakika kadar sürdü. Bagaj ve çadır yine açtırıldı, detaysız arama yapıldı. Araçtaki yolcuların çıkış işlemleri ayrı binanın içinde yapılıyor, kuyruk uzun olduğu için Ayfer’in çıkışı daha uzun sürdü.

Ve geldik Rusya sınırına; başta biraz karışık gibi dursa da polisler yönlendiriyor. Yolcu ve şöför girişi aynı yerden yapılıyor, verdikleri formu pasaportunuzun içinde saklayın ve sakın kaybetmeyin. Bagajdaki eşyaların çoğu indirilip detaylı arama yapılıyor, çadır açtırıldı. Görevli polis ehliyeti alıp aracın giriş izin işlemleri için 1 numaralı odaya yönlendirdi. 

Araç için de ayrıca farklı iki form dolduruluyor, birinden 2 adet dolduruluyor ve tekini kaşeleyip size geri veriyorlar kesinlikle onu da kaybetmeyin. (İngilizce form istemeyi unutmayın.) Formlarla birlikte ehliyet de geri verildi. Küçük formu ilk sizi kontrol eden polise kaşeletip çıkışa gidebiliyorsunuz çıkıştaki görevli bu formu alıyor. İşlemler gözünüzü korkutmasın 2 saatte bitti.

Ve hoş geldiniz Rusya’ya . Rusya’ya girişle saat tekrar Türkiye ile aynı oldu. Aracın sigorta işini sabaha bırakmak istemediğimiz için daha önce seçtiğimiz ilk yerde yaptırdık. 3 aylık 8000 Ruble ve ödemesi nakit yapılıyor. 1 ay için 5000 Ruble istediler. Rakam aracın modeline, yılına ve yapan firmaya göre değişebilir, belli bir kural yok. İlk gece Vladikavkaz’da konakladık.

2.Gün Vladikavkaz-Elista Arası 

Sabah  önceliğimiz aileler ile haberleşebilmek için Rus simkartı almaya çalışmak oldu. Çalışmak diyoruz çünkü uğradığımız yerler bu yıl Ocak ayında turistler için kısıtlama geldiğini pasaport tercümesi dahil prosedürünün uzun olduğunu söyleyerek satmadılar.

Şehirde çok özel bir şey yok, birkaç saatimizi gereksiz yere harcayınca mazot alıp yolumuza devam etmeye karar verdik. (Buradaki benzin istasyonunun hem çok temiz hem de personelinin güler yüzlü olduğunu not düşelim.) Telefonlardan tekine önden eSim aldığımız için kafamız rahat.

Telefon sinyallerine karartma uygulandığını bildiğimiz için gideceğimiz güzergah hakkında da önden çalışıp notlar almıştık. Ona rağmen Vladikavkaz’dan çıkışımız kolay olmadı. Elista’ya doğru iki noktada askeri kontrol vardı. Evraklara ve bagaja baktılar. Ayrıca yolda çok sık trafik ekibine denk geldik. Biri durdurup sigortayı kontrol etti, sorun yaşamadık.

Yolda durduğumuz benzin istasyonu ise sabahki deneyimimizden sonra hayal kıraklığı oldu. Personeli suratsız olduğu kadar para üstünü bilerek eksik vermesi ve üstüne bir de özür bile dilemeyerek ne olacağa getirmeye çalışması hiç hoş değildi. Yapanın ve buna göz yuman işletme sahibinin Müslüman olması ise daha da üzücüydü.

Siz siz olun paranızın üstünü alır almaz sayın. Nasıl olsa dil bilmiyorlar diye kazıklamasınlar. Geçtiğimiz yollar yer yer bozuk ve göz alabildiğine tarım arazisiydi. Rusya’daki en büyük Budist tapınağının bulunduğu Elista’ya varınca çehre bir anda değişti. Kendimizi bir anda Uzak Doğu’ya gelmiş gibi hissettik.

Shakyamuni Altın Tapınağı – Elista

Kalmıkya Cumhuriyeti’nin başkenti olan Elista; Avrupa’nın da en büyük Budist şehri olması özelliği ile farklı bir kültüre sahip. Akşam vakit kaybetmeden ışıl ışıl olmuş meydanını dolaştık. Buda Shakyamuni Altın Tapınak kapalı olduğu için sabah gezmeye karar verdik. Tapınağın karşısında kalan Gostiny Dvor Bike Post’ta iki kişi sadece oda 4200 Ruble’ye kaldık. Odası tertemizdi.

Şehrin caddeleri geniş, trafik akışı hızlı ve yaya geçidinde yayaya  yol veren nadir çıkıyor.

3.Gün Elista-Volgograd Arası 

Sabah kahvaltı sonrası ilk işimiz Buda Shakyamuni Altın Tapınağını ziyaret etmek oldu. Şansımıza ibadet saatlerine denk geldik, tapınağın içinde fotoğraf çekilmesine izin verilmiyor. Bahçesi, düzeni ve dinginliği ile bize huzurlu geldi. Elista’da daha fazla oyalanmayıp Volgograd’a eski adıyla Stalingrad’a doğru yola çıktık. Yol boyunca buğday tarlaları ve tırlar bize eşlik etti.

Trafik polis çevirmeleri bugün nispeten daha azdı. Yol kenarlarında bizdeki gibi mevsim meyveleri satılıyor. Lukoil benzin istasyonları yaygın, genelde kafeteryası ve temiz tuvaletleri  oluyor. Ayrıca kafe diye geçen restoranlar da yaygın. Yoğun bir trafik ile Volgograd’a giriş yaptık. 

İkinci Dünya Savaşı’nın dönüm noktalarından biri olan Stalingrad Muharebesi’nin geçtiği şehirde; ilk durağımız Mamayev Kurgan tepesindeki Anıt Kompleks oldu. Muharebede hayatını kaybeden Sovyet askerlerine adanmış Anavatan Çağırıyor (Rodina-Mat!) heykeli bütün ihtişamı ile bizi karşılıyor. Sonsuzluk ateşinin yandığı Askeri Zafer Salonu ve kilisesi ile etkileyici bir kompleks. Birkaç saat geçirdikten sonra gece ışıklı halini tekrar görmeyi planlayarak ayrıldık.

Mamayev Kurgan – Volgograd

1942 Stalingrad Muharebesi kuşatması sırasında 58 gün Pavlov ve arkadaşlarının savundukları bina (Dom Pavlova) dışarıdan görülebiliyor. Onu gördükten sonra Volgo Nehri’nin kıyısında uzanan yürüyüş yollarının keyfini çıkardık. Bütün gün arabada oturmanın acısını 23.000 adımla çıkarmışız.

Dom Pavlova – Volgograd

Şehirde elektrikli tramway ve otobüslerin kullanıldığını görmek bize nostaljik geldi. Şehir genel olarak çok temiz, trafik hızlı aksa da yayaya yol verme konusunda daha özenli bulduk. 

4.Gün Volgograd-Saratov Arası 

Sabah Volga Nehri’nin havasını aldıktan sonra uçsuz bucaksız tarlalar arasında yola devam. Ara ara yol yapım çalışmaları vardı. Şehirler arası yollarda her şartta sollama yapmayı seviyorlar ve hız limitlerine uyulmuyor. Ama siz siz olun kurallara uyun, birkaç kazaya denk geldik. Ayrıca trafik polisleri de hatayı hiç affetmiyor. 

Durduğumuz benzin istasyonunda, aramızda “bir gün önce yolda gördüğümüz satıcılardan keşke meyve alsaydık diye” konuşurken birkaç kelime Türkçe bilen bir beyin kayısı ikramı yüzümüzü güldürdü. Evrene doğru mesaj :)) Yol boyunca кофе diye geçen kafeteryalar, yanında küçük moteller yaygın, bazıları bayağı temiz duruyordu.

Öğleden sonra vardığımız liman şehri Saratov birkaç dakikada ısındırdı kendine. Sovyetler Birliği’ne ait Vostok 1 uzay aracıyla uzaya ilk çıkan insan olan Yuri Gagarin, Dünya yörüngesinde bir tur attıktan sonra uzay kapsülü Saratov yakınlarına inmiş olması burayı ayrıca çekici hale getiriyor. Müzesi kapalı olduğu için gezemedik. Parkları, meydanları, nehir boyunca uzanan yürüyüş yolları, plajları ve trafiğe kapalı caddesi ile şehir çok hoş.

Saratov

Trafiğe kapalı caddesinde yaptığımız yürüyüşten sonra gözümüze kestirdiğimiz bir yerde yemek yemeğe karar verdik. Seçtiğimiz yer hem garsonlarının yardımseverliği hem lezzet olarak bizden tam puan aldı.

Eh bu kadar yedikten sonra eritmek lazım diyerek nehir boyunca uzanan yürüyüş yollarını arşınladık. Nehir kıyısı çok hareketli ve ışıl ışıldı. Etraftaki mekanların da hepsi birbirinden şık duruyordu. Genç nüfusunun yoğunluğu ise en çok dikkatimizi çeken şeylerden biri oldu. Her yer yine tertemiz ve sokaklarda fazla sigara içilmediği dikkatimizi çekti.

5.Gün Saratov-Samara Arası 

Kuzeydoğuya doğru yol aldıkça gündüzlerin uzamasına ve sabah 4:30’daki gün doğumlarına alışmaya başladık 🙂 Volga Nehri kıyısında yaptığımız yürüyüşten sonra hem şehri panoramik izleyebileceğimiz hem de açık hava müzesi olan Park Pobedy’i (Victoria Park) ziyaret ettik. 2. Dünya Savaşı’nda kullanılan askeri araçların da sergilendiği, anıtlarla çevrili park yemyeşil ve çok huzurlu. 

Park Pobedy – Saratov

Samara’ya doğru yol yapım çalışmaları başlıyor ve ara ara bayağı kötüydü. Samara’ya varmadan önce nehir kenarında kamp olarak işaretlediğimiz yere önce bakıp şehri yarın dolaşmaya karar verdik. Düzenli kamp alanı Rusya’da dikkatimizi çekmedi ama karavan veya araçla park alanlarının çoğunda kalmak mümkün ve güvenlik sorunu yaşamadık.

Kamp alanı diye işaretlediğimiz yer 4 bungalovun olduğu daha çok günlük plaj ve havuz hizmeti de veren hoş bir tesis çıktı. İşletmecisi ise güler yüzü ile elinden geldiğince yardımcı olmaya çalışıp park alanlarında aracın çadırını açabileceğimizi ve tesisin bütün hizmetlerinden yaralanabileceğimizi söyledi daha ne isteyelim hem de 1000 ruble karşılığında 🙂 Çadırı açarken elinde 2 soda ve bir maskot köpek ile yanımıza geldi. Biz de ona yanımızdaki nazar boncuklu anahtarlıklardan hediye ederek dostluğumuzu pekiştirdik.

Köpüşümüzün adını “Samara” koyduk artık o da bizimle yollarda…Havuz kenarında günün yorgunluğunu atıp yarının planını yaptık. İnternet sıkıntısı ara ara devam ediyor, önden yolu takip etmekte fayda var. Isı çok yüksek olmasa da nem çok fazla, sivrisinekler için her türlü önlemi almış olsak da kanımızın tadına bakmadan bırakmıyorlar 🙂 Yine de yemeğimizi yapıp ormana doğru gün batımını izlemekten de geri kalmadık. 

6. Gün Samara 

Uzaya ilk uçuşu yapan Vostok roketinin birleştirildiği Samara şehri, Kozmik Samara müzesine de ev sahipliği yapıyor. Müzenin taşındığı yeni yerini bulmak kolay olmadı, önünde roketli falan bir bina beklerken kendimizi bir anda alışveriş merkezinin içinde bulduk 🙂 Yuri Gagarin’in uzaya yapmış olduğu yolculuğun detaylarının yer aldığı müze beklentimizi karşılamadı.

Samara

Bilgiler sadece Rusça açıklanmış 🙁 istersenizse Rusça rehber eşliğinde de gezilebiliyor. Giriş ücreti 300 Ruble. Müzenin bu yeri geçiciymiş eminiz yeni yeri daha iyi olacaktır. Müze bahanesi ile girdiğimiz alışveriş merkezinin de çok büyük ve modern olduğunu da not düşelim… Vostok roketinin replikası ise farklı yerde ve etrafındaki tadilat devam ediyor. 

Aracımızı Lenin’in gençliğinin geçtiği evinin önüne park edip müze olarak hizmet veren evini ziyaret ettik. İki katlı binanın üst katında ailenin yaşadığı odalar, alt katında da eski Rus oyuncaklarının sergilendiği 2. bölüm var. Rehber eşliğinde geziliyor, görevliler İngilizce bilmese de her odanın girişinde İngilizce bilgileri var.

Lenin’in evi – Samara

Eminiz Rusça bilsek ziyaretimiz çok daha verimli olacaktı. İki müzenin toplam giriş ücreti 500 Ruble. Bileti alırken iki farklı ücret olduğunu bilmiyorduk, oyuncak bölümünün girişi 200 Ruble, fazla meblağ olmasa da bizim için  gereksiz zaman kaybı oldu. Sadece 2. kat dolaşılabilir mi diye sorulabilir…

400 yıldan uzun tarihe sahip Samara; eski Rus taş ve ahşap evleri, parkları, geniş caddeleri, meydanları, nehir kenarı boyunca uzanan 4,5 km’lik yürüyüş yolu, plajları, enfes gün batımları, Volga Nehri’nde tekne turları, anıtları ve manastırı ile turistik bir şehir. (Yerel turist kalabalığının arasında yabancı turiste denk gelmedik.) Araç trafiğine kapalı Leningrad Caddesi ise yaya trafiğinin yoğunluğu ile en hareketli yerlerinden biri. Volga Nehri’ne doğru keyifli bir yürüyüş yaptık.

Samara

Nehirle buluştuğumuz noktada; 1986 yılında Samara’nın 400. yıl dönümünü kutlamak için yapılmış olan “Yelken” fıskiyesi bizi karşılıyor. “Büyük Vatanseverlik Savaşı”sırasında ölen deniz harp okulu öğrencilerinin anısına 620 çeşme musluğu bulunan fıskiye; zamanla Samara’nın sembollerinden biri olmuş. Diğer ucunda ise; yine aynı yıl yapılmış olan 20 metre yüksekliğindeki Stele Ladya (Tekne) anıtı, ihtişamıyla Volga kıyısında yükseliyor. 

Uzun yürüyüşün sonunda, Rusya’daki en eski işletmelerden biri olan “Zhiguli Brewery”nin soğuk biraları ile yorgunluğumuzu attık. İlk birasını Şubat 1881’de üretmiş ve 1881 isimli birası da var; en sevdiğimiz yılın ismi  tabii ki denemeden olmazdı. Mekan çok popüler…

Şehrin sembolü çok; “Zafer Anıtı” da eksik kalmasın değil mi. Samara uçak endüstrisindeki işçileri onurlandırmak ve savaş sırasında elde ettikleri büyük başarıları kutlamak için dikilmiş olan anıt nehir manzarası ile cezbedici duruyor. 

Gün batımını izlememiz ile birlikte yağmur başladı. Sanki şehir hadi bu kadar yeter diyor. Günün özeti 17 km yürümüşüz. Şehrin tadına yürürken daha çok varılıyor…

Samara Bölgesel Sanat Müzesi, Rus film yönetmeni, senarist, şair Eldar Ryazanov’un doğduğu ev, Stalin’in kalmasına gerek kalmadığı gizli sığınağı (Bunker Stalin), şair ve yazar Aleksey Nikolayeviç Tolstoy’un yaşadığı ev gezemediğimiz yerler arasında kaldı…

7.Gün Samara-Bolgar Arası 

Bütün gece yağan yağmur neyseki sabah durmuştu. Bugünkü planımız Beyaz Cami’si ile ünlü Bolgar (Bolgar) kasabasını gezip Tataristan’ın başkenti Kazan’a doğru devam etmek. 

Yolların yeşillenmeye başlaması ile yolculuğumuz daha da keyifli hale geldi. Gözümüze kestirdiğimiz bir yerde kahvemizi yapıp kahvaltımızı da yol üstünde yaptık. Yolda ilginç bir mezarlık da dikkatimizi çekti ve hızlıca durup hemen fotoğrafladık. “Tataristan Cumhuriyeti’ne Hoş Geldiniz” tabelası karşılıyor bizi…

Türkiye ile yeniden aynı saat dilimine girdik. Zaman ve mekan kavramları yavaş yavaş karışmaya başladı 🙂 

Tataristan, Sovyetler Birliği’nin dağılması sürecinde 30 Ağustos 1990 tarihinde ilk bağımsızlığını ilan eden Cumhuriyet olmuş  ama geçen yıllar içinde tanınmaması nedeniyle 1994 yılında bağımsızlık ilanını geri çekip Rusya Federasyonu’na yeniden bağlanmış. Tarihi gelişmeleri uzun uzun anlatmayıp araştırmayı merak edenlere bırakıyoruz.

Girdiğimiz köy yollarında bazı köylerin içinden de geçerek Beyaz Cami’ye vardık. Bolgar’ın tarihi 7. yüzyıla kadar uzanıyor. 922 yılında Rusya topraklarında İslamiyeti resmi din olarak kabul eden ilk Bolgarlar olmuş. Kul Şerif Cami adıyla da bilinen Beyaz Cami’nin inşası çok eskiye dayanmasa da (21.yüzyılın başları) Taç Mahal’in bir benzeri olması ile öne çıkıyor.

Beyaz Cami – Bolgar

Minareleri, Medine’deki Peygamber Cami’nin minarelerinin tam kopyasıymış. Onur’un tişörtündeki İstanbul yazısını gören kadın görevli sanki uzun süredir görmediği dostlarını görmüş gibi sıcacık gülümseme ile karşıladı bizi 🙂 Dıştan göz kamaştırıcı duran caminin içi ise; gösterişten uzak sadeliği ile dikkat çekiciydi. Caminin hemen yan tarafında tarladan fırına ekmek yapımının sürecinin anlatıldığı “Ekmek Müzesi” yer alıyor. 

Bolgarların yaşadığı tarihi mekanlar UNESCO Dünya Mirası listesinde yer almaktadır. Bu kompleks açık hava müzesi şeklinde gezilebiliyor. Batı kapısından girildiğinde; 

Bolgar Uygarlığı Müzesi, 800 kg ağırlığındaki en büyük Kuran-ı Kerim’in sergilendiği cami, Han’ın sarayı, Gabdrakhman’ın gizli şifalı kuyusu, Bolgar soylularına ait 700 yıllık bir mezar odası gezilebiliyor. Müzenin bir bölümünde; Türk halklarının Avrasya tarihi, özellikle bozkır devleti döneminden dünya Avrasya İmparatorluğu’na kadar uzanan dönemine yer verilmiştir. Cami ve Kilise minarelerinin yan yana manzarası, taş kaleler, ve mezarlar ihtişamlı günlerinden kalmış gibiler.

Bolgar

Volga Nehir manzarası ile keyifle 3-4 saat geçirilebilir. Alan oldukça geniş, elektrikli scooter kiralanıp gezilebilir veya bir bölgesine kadar elektrikli araçlarla tek yön 50 Ruble karşılığı gidilebiliyor. Turizm ofisindeki görevli kadın ile Türkçe anlaşabilmek çok hoştu. Türkiye’den geldiğimizi öğrenince çok sevindi ve bize broşür haricinde Tataristan ile ilgili kitapçık verdi, ilk fırsatta okuyacağız…

8.gün Kazan-Ufa’ya doğru 

Sabah sanki çok iyi bildiğimiz bir yerdeymişiz gibi dolaşmaya başladık. Kazan, hem yürüyerek gezmeye uygun hem de geçtiğiniz parklardan, gördüğünüz nehir manzarasından keyif alıyorsunuz. 

Bilim ve hoşgörü ünvanına sahip kentin dünya tarihine adını yazdırmış önemli isimlerinin (Tolstoy, Aleksey Rikov, Nikolay Lobaçevski ve Lenin gibi) eğitim aldığı Kazan Devlet Üniversitesi; 1804 yılında kurulmuş ve organik kimyanın doğum yeri.Üniversitenin havasını aldıktan sonra; dünden farklı sokaklara, parklara girerek Kremlin’e ulaştık.Akşama göre çok daha kalabalık ve yeni gelen tur otobüsleri ile kalabalık iyice artmadan “Kul Şerif Cami”yi ziyaret etmek istiyoruz. Kalabalığına rağmen ortamı huzurlu.

Kul Şerif Cami – Kazan

Orijinali 16.yüzyıla dayanan cami 2005 yılında tekrar yapılıp ibadete açılmış. Caminin içini de etkileyici bulduk. Kalenin içini gezdikten sonra Bezymyannaya Kulesi’ne çıkıp biraz da olsa kuşbakışı manzarayı izleyelim dedik ama olmasa da olurmuş.

Yine farklı caddesinden Tugan Avylym’e doğru yürüdük. Klasik Tatar mimarisindeki restoranlarında Tatar mutfağını deneyebileceğiniz daha çok çocuklara yönelik bir alan. Kazan’da kumda Türk kahvesi çok revaçta ve burada da ünlü markalarımızdan biri ile yapıldığını görünce şaşırdık…

Yağmur başladı ama Eski Tatar Mahallesini görmeden de olmaz. 

Kazan

Kısaca tarih bilgisi de paylaşalım; Türk devletlerinin hakimiyetindeki bölge Altın Orda devletinin dağılmasından sonra Kazan Hanlığı olarak 1552 yılına değin varlık gösterebilmiş ve Kazan şehri, başkenti olmuş. Bu tarihte Rusların işgali ile camiler ve Han saraylar yok edilmiş, dinini değiştirmeyenler şehir dışına çıkartılmış.

Tatar Mahallesi’nde bulunan Mercani (Mardzhani) Cami, Rusların işgalinden seneler sonra (1766-1770) Çariçe 2.Katerina tarafından Müslüman Tatarlara armağan edilmiş ilk camidir.

Bölgedeki evlerin mimarisi ve renkliliği bizim daha çok hoşumuza gitti. Kayuman Nasri caddesi ise; Bauman’dan sonra sessizliği ile çok huzurlu geldi. Burada da Tugan Avylmn’e benzer restoranların, hediyelik eşya satıcıların olduğu Tataristan kültürünü tanıtan bir alan var. Tatar mutfağının lezzetlerini buradaki Ash Babay’da deneyimledik.

Türkçe anlaşmaya çalışmaları, ilgileri, sipariş vermediğimiz halde bunları da tadın diyerek getirdikleri ikramları ile gönlümüzde ayrı yerleri oldu. Fiyatları da çok uygun. Çorba, etli pilav,  börek, tatlı ve porselen çaydanlıkta iki kişilik çay sadece 650TL. Türkiye’ye döndüğümüzde kazıklanmak daha çok zorumuza gidecek :)) 

Tatar mutfağında; özellikle hamur işleri ve etli yemekler öne çıkıyor. 

Çak-çak tatlısı (chak-chak müzesi bile var), börek çeşitleri (Öçpoçmaq, pereme, çibörek), kıstıbi (patates püresinden yapılan bir tür gözleme), pilav (havuçlu, kuru üzümlü, dana etli) ve tokmach, lagman çorbaları Tatar mutfağının vazgeçilmezleridir. 

Müzeleri, tiyatroları, parkları, caddeleri, anıtları, tarihi, kültürü, lezzetleri ve modernliği ile Kazan bizi etkiledi. Açıkçası çok daha fazla tanınmayı hak eden bir şehir…

Kazan

Tarihten ders alınmış ki birçok dinin barış içinde yaşamasını simgeleyen, “Bütün Dinler Tapınağı”, 16 farklı dine ait bölümlerin bulunduğu bir kompleks yapılmış.  Şehir merkezinden çok uzak değil ama yağmur şiddetini arttırınca Ufa’ya doğru devam etmeye karar verdik…

Yol yapım çalışmalarına şiddetli yağmur eşlik edince hoşumuza giden bir benzin istasyonunda mola verdik. Buraların güzel tarafı birçok benzin istasyonu aracınızda kalmanıza izin veriyor. Gecelerin kısa olması da avantaj, sabah gün doğumu ile yola devam…

9. Gün Ufa-Yekaterinburg’a Doğru 

Başkurdistan, Rusya Federasyonu’na bağlı özerk bir Türk cumhuriyetidir ve Ufa da başkentidir. Belaya ve Ufa nehirlerinin birleştiği noktada konumlanmış modern şehir, Rusya’nın da en büyük şehirlerinden biridir. Rusya’nın diğer şehirleri gibi Ufa da geniş caddeleri ve parkları ile dikkat çekiyor. Ayrıca balları ile de ünlüymüş ve dünyanın en iyi balları arasında yer alıyormuş.  

Yine şanslı bir gündeyiz; Ufa bizi kutlamalar ile karşılıyor. Her yer insan seli biz de peşlerine takılıyoruz. Güvenlik kontrolünden geçilen alana geldiğimizde, neyi kutladıklarını bilmeden biz de geçiyoruz. Panayır yeri gibi bir alan ama çok da özelliği yok. Gelen müzik sesine doğru yürüyünce amfi tiyatro etrafında sıralanmış insanları görüyoruz. Ve ufak bir araştırma sonunda neyi kutladıklarını öğreniyoruz.

2025 yılı; Büyük Vatanseverlik Savaşı’ndaki Zafer Günü’nün ve nükleer endüstrinin 80. yıldönümleri olması nedeniyle Ruslar için önemli bir yılmış. 28 Haziran’ı da ülkenin tüm nesillerini, halklarını, bölgelerini ve endüstrilerini yıldan yıla birleştiren bir bayram olması için “Gençlik Günü” olarak kutlanmasına karar verilmiş. Sahnedeki gençlerin gösterileri ilgimizi çok çekmediğinden, biraz takılıp ayrıldık.

Ufa

Belaya Nehri boyunca uzanan yürüyüş yolu var. Tepede at üstündeki Başkurtistan‘ın halk kahramanı Salavat Yulaev’in anıtı herkesi selamlıyor. Anıta, nehir tarafından bayağı dik ve bol merdivenle parkın içinden ulaşılabiliyor. Manzarası çıkmaya değer… En çirkin görüntü ise parka doğru bakan Hilton otelin manzarasıydı 🙁

Hikayesi ile şehrin önemli duraklarından biri olan yedi kız fıskiyesi; düşman tarafından esir alınan yedi güzel Başkurt kız kardeşi hakkındaki eski bir efsaneye adanmıştır. Esir kızlar dikkatle korunuyordu ve kaçmalarını önlemek için ayaklarını kesip içlerine at kılıyla dolduruluyordu.

Her adım onlara muazzam bir acı verse de, kız kardeşler kaçmaya karar verdiler ve bir gece bozkıra doğru koştular. Takip eden atlılar onlara yetiştiğinde, kızlar el ele tutuşup bir göle atladılar, esarettense ölümü tercih ettiler ve yedi yıldıza dönüştüler. Büyük Ayı takımyıldızı da böyle ortaya çıktı. (Anıtın önündeki bilgi panosundan çevrilmiştir.) 

Ufa’nın tek camisi “First Cathedral Mosque of Ufa”; bizdeki eski medreseler gibi büyük bir alanda pek çok binadan oluşan bir kompleks. 200 yıllık geçmişi ve yemyeşil bahçesi ile çok huzurlu duruyor. Ayrıca caminin bulunduğu Tukayeva Caddesi, ortasından geçen iki tarafı ağaçlandırılmış yaya yolu ile çok hoşumuza gitti.

Ufa da diğer Rus şehirleri gibi sanata önem veren bir şehir; opera-bale ve tiyatro binalarının çokluğuna  imrenmemek elde değil. Rusya’nın diğer şehirlerinde olduğu gibi burada da tarihe damgasını vurmuş siyasetçilerin, sanatçıların anıtları çok yaygın. Lenin meydanını ve parkını gördükten sonra Ufa’da kalmayıp Yekaterinburg’a doğru devam etmeye karar verdik.

Ormanın içinden giden yol, ara ara bozuk gidiş-geliş iki şeritli ve tır trafiği bakımında da yoğundu. Burada olmaz dediğimiz bir nokta da trafik polisine denk geldik.

Artık yol o kadar bozuk hale gelip üstüne yağmurla birlikte sis de basınca devam etmemeye karar verdik. Gün batımını izleyerek yolculuk etsek de hava tam kararmayınca saatin geç olduğu fark edilmiyor. Kalacak yer göremeyince, tırcıların ağırlıklı durduğu tır parkı gözümüze çarptı ve oraya girdik. Bu tarz yerlerin genelde görevlisi oluyormuş ve gelip cüzi bir ücret istedi, verdik. Kafesi de var daha ne olsun…

10.Gün Yekaterinburg

Sabah kaldığımız yerden yine sis eşliğinde yola çıktık. Sis, sanki gökyüzündeki bulutlar gibi yeşilliklerin üzerinde asılı kalmış ve ilerisinde deniz varmış gibi bir his bırakıyor. Hafif yağan yağmurun arkasından gökkuşağı bize eşlik etti.  Yolda yerel halkın bir şeyler sattığı yol kenarı pazara denk geldik. Minicik dağ çileklerinden aldık. Büyük olasılıkla reçel yapıyorlar ama biz yemeyi tercih ettik 🙂 Yol boyunca yine kafeteryalar var…

Avrupa ve Asya sınırında, Ural dağlarının kalbinde yer alan Yekaterinburg (yazılışı Ekaterinburg) Rusya’nın tarihi şehirlerinden biri ve en büyük 4. şehridir. 1723 yılında Rusya İmparatoru 1.Petro’nun emri ile bölgede Rusya’nın en büyük demir fabrikası kurulmuş.

Aynı yıl madenciliğin koruyucusu “Büyük Şehit Martyr Catherine” adına da bir şapel kurulmuş ve şehrin ilk kilisesidir. Son yıllarda önemli bir finans merkezi haline gelen Yekaterinburg hızla büyüyormuş.  Şehirde 9 tane devlet üniversitesi var ve genç nüfusu dikkat çekiyor. Buradaki gençler bize daha renkli ve cıvıl cıvıl geldi. 

Yekaterinburg

Rusya’ya girdiğimizden beri büyük veya küçük olsun bütün şehirlerin yolları ve kaldırımlarının genişliği dikkatimizi çekti. Yıllar öncesinden nasıl planlanmış, işte şehir planlamacılığı buna denir diyoruz ama bir taraftan da geçtiğimiz her yerde bir inşaattır gidiyor, sanki tarihi dokularının da özelliği kayboluyor. Şehri dolaşmaya araç trafiğine kapalı Vaynera Caddesi’nden başladık. Ortasına yapılmış akşamları ışıklandırılan taklı yürüyüş bölümü, gündüzleri demir yığını gibi duruyor. Cadde boyunca bir sürü anıt ve heykel var. 

Iset nehri kıyısı boyunca yine yürüyüş yolları, kurucular anıtı, göletinde gezinti sandalları ile diğer şehirlerdeki benzer düzene sadık kalınmış. Sevastyanov’un evi de renkleri ve mimarisi ile dikkat çekici duruyor, eski Yekaterinburg’un en güzel evlerinden biriymiş. 

Altın Kubleli Kanlı Kilise; Yekaterinburg şehrinin en büyük kilisesi ve Bolşevik Devrimi sırasında Rus Hanedanı Romanovların son çarı II.Nikolay ve ailesinin infaz edildiği hüzünlü bir yerde yapılmıştır. 

Altın Kubleli Kanlı Kilise – Yekaterinburg

Urallardaki en büyük kültür merkezi ünvanına sahip şehirde; denk getirip canlı bir performans izleme şansımız olmadı. Bol bol anıt, nehir, tarihi bina, sanat ile buluşan şehir; nedende bizde bir eksiklik hissi verdi. Belki beklentimiz daha fazlaydı belki de şehirler iyice birbirine benzemeye başlamıştı, istediğimiz ruhu bulamayınca Tümen’e doğru yola devam etmeye karar verdik. Sibirya Treninin duraklarından olan Yekaterinburg’a daha az şehir gezerek gelmiş olsaydık belki bizi daha fazla kucaklardı. 

11. Gün Tümen 

Tümen’e (Tyumen) yine keyifli orman yollarından geçerek geldik. Rusya genelinde yabancı kredi kartı kabul edilmediği için maalesef online otel rezervasyonu yaptıramadık. (Ostrovok uygulaması üzerinden yapılabiliyor ama TR’de indirememiştik, arkadaşın hatırlatması üzerine bugün tekrar denedik ve Rusya’da indi.) Tümen’e gelmeden önce birkaç yer seçip direkt şehir merkezinin biraz dışındaki ilk otele gittik. Odaları temiz ve personeli de yardımsever çıkınca hiç düşünmeden bu otelde kalmaya (Garden Otel) karar verdik.

Personelinin bizi gördüklerindeki ilk şaşkınlığı geçince dayanamayıp oteli nasıl bulduğumuzu sordular. Şimdiye kadar Asya ülkelerinden gelenler hariç hiç turiste denk gelmedik. Hele de böyle mahalle arasında bir otelde 🙂 Bizim için otelin tek dezavantajı organizasyonların yapılıyor olması ve bunu akşam gençlerin mezuniyet partisi ile öğrenmemiz oldu. Neyseki geç saate kadar devam etmedi de uyuyup günlerin yorgunluğunu biraz olsun atabildik. Ve gelelim şirin Tümen şehrine…

Tümen’le batı Sibirya’ya giriş yaptık. Tümen, Sibirya’da kurulan ilk Rus şehridir. Tarihçiler, şehrin adının; Türk dilinde 10 bin kişilik askeri birliğe verilen isimden geldiğini düşünüyorlar. Yerel efsanelere göre; 10 bin kişilik orduya sahip olan Tatar prensinin hükümdarlığı zamanında şehrin Tümen ismini aldığı tahmin ediliyor.

Tura Nehri’nin içinden geçtiği şehir; nehir boyunca uzanan yürüyüş yolu, Aşıklar köprüsü, enfes gün batımı, trafiğe kapalı caddesi, restoranları, kiliseleri, anıtları, heykelleri, karışık insan profili ile hoş bir şehir. Aslında Rusya’nın diğer nehir kenarı şehirlerinden çok da farklı değil. Şehirlerin yürüyerek rahatlıkla keşfedilebilmesi, yerel halkı ile kurduğumuz ilk izlenim, sıcaklıkları, düzeni ve kendine özgü ruhunu kaybetmemiş olması bizi daha çok etkiliyor. O yüzden de Tümen bizde ayrı iz bıraktı. 

Tümen

Aramızda şehirlerde hiç motorcu görmedik diye konuşurken; sanki İstanbul’da Beltur’un önüne çekmişler gibi nehir kenarındaki kafeteryanın önünde motorcu büyük bir gruba denk geldik. Müzik eşliğinde bir Gold Wing’li otoparka giriş yaptığında, benzer motoru olan arkadaşlarımız Fuzuli ve Gamze’nin de kulaklarını çınlattık (onlarla yaptığımız müzikli seyahatlerin yeri de ayrı ). Sokak hayvanları burada da yok. Bisiklet yolları fazla. 

Rusya’da kedilerin ayrı bir önemi var. Kazan’da öğrendiğimiz bilgileri Tümen’de pekiştirdik.

Kedilerin Hikayesi;

Büyük Vatanseverlik Savaşı sırasında kuşatma altındaki Leningrad’da neredeyse hiç kedi kalmamış. Kemirgenler yollarına çıkan her şeyi yemişler, tramvayların hareketini engellemişler, insanlara saldırmışlar ve Ermitaj’daki büyük sanatçıların resimlerini yok etmişler. Abluka kaldırılır kaldırılmaz, Ermitaj ve diğer Leningrad (Saint Petersburg) müzeleri için “kedi seferberliği” yapılmış.

Tümen’de, altı aylıktan beş yaşına kadar 238 kedi toplanmış ve birçok insan evcil hayvanlarını da toplama noktasına getirmiş. Toplamda 5.000 Omsk, Tümen ve Irkutsk kedisi Leningrad’a gönderilmiş ve sonunda Ermitaj’ı kemirgenlerden temizleyebilmişler. (Alıntıdır)

Kediler – Tümen

Şehirde 1616 yılında kurulan Kutsal Üçlü Manastır’ı Barok mimarisi ile gösterişli duruyor. Bahçesinde gezerken görevlilerden biri içine davet etti, farklı bir atmosferi var. Ama bize çok anlam ifade etmedi. Rusya’da gezdiğimiz yerlerin hepsinde manastır ve katedrallerin girişlerinde kadınların saçlarını örtmeleri için eşarplar olması dikkatimizi çekti. 1801 yılında yapılan Znamenskiy Katedrali de Tümen’in en eski tarihi eserlerinden biridir. Mavi-beyaz rengiyle dışarıdan güzel duruyordu. 

Nehir boyunca yürürken; şehrin kuruluşunu simgeleyen (29 Temmuz 1586) küçük bir anıt ve  sonsuz ateşin yandığı bir savaş anıtı var. Özellikle eski ahşap Rus evleri koruma altına alınmış ve restorasyonları yapılıyor. Şehir tertemiz ve insanlar saygılı, Yekaterinburg’dan sonra bize daha huzurlu geldi. Nehir ve köprünün manzarası gün batımında ayrı güzel oluyor.

Şehirde araçla gelen yabancı ki turist için tek sıkıntı otopark. Tabelalardan tam olarak park edilebilir mi edilmez mi anlaşılmıyor. Lokallere sorduğunuzda sorun yok park edilir denilen yerdeki tabelayı tercüme ettiğimizde bizim bırakmamamız gerektiğini anlıyoruz. Kararsız kalınca, aracımızı sorun çıkarmayacak ara sokaklara bırakmayı tercih ettik. 

Şehirde, gözümüze batan tek şey; merkezden uzaklaştıkça beton bina yığınları oldu. Ekonomisi büyüyen şehir yapısal olarak da büyüyor ama TOKİ evleri de olmaz ki canım dedirtiyor.

Tümen

12.Gün Tümen-Ishim-Omsk Arası 

Tümen’de kaldığımız otelin personeli, sabah kahvaltı menüsünü Türkçe hazırlayarak bizi güzel bir jestle karşıladı. Bizde iz bırakan bir şehire daha veda edip Omsk’a doğru yola çıktık…

Yol manzaları güzel ama durup da şöyle kahve molası vereyim diyemiyorsunuz. Araçtan iner inmez yüzlerce sinek tarzı uçan böcekler (ama büyükçesi) sizi ablukaya alıyor. Böcek, sinek sezonu açılmıştır :))

Havalar iyice ısınmaya başladı ve buzdolabını çalıştıran yaşam aküsünün şarj olmadığını fark ettik. Onur, sigortadan olabileceğini düşünse de sistemini birlikte kurdukları Serkan’ı da arayarak farklı bir şey olup olmayacağına dair fikir aldı. Sigortanın vidasını açmaya çalışırken vidayı açacak anahtarın yanımızda olmadığını fark etti.

Ama  iyilik meleklerimiz imdadımıza yetişti. Tır şöförlerinden biri hiç üşenmeyip takım çantasından ihtiyacımız olan anahtarı bulup bize ödünç verdi. Sigortayı değiştirdikten sonra sorun da çözüldü. Peynirler bozulmadan yola devam :)) 

Yol üzerindeki Ishim şehrine uğradık Tümen’e göre oldukça küçük olmasına rağmen tiyatrosu ve müzesi olan, eski yapıların korunduğu huzurlu bir kasaba gibi duruyor. Alternatifi olmayınca yereller bulanık nehir suyuna girip kendilerince eğleniyorlar. Buranın çok daha güzelini gördük deyip yola devam etmeye karar verdik. Şehir çıkışına doğru alışveriş yaptığımız marketin binası dikkatimizi çekti. Eski binanın altındaki mekan “Beer House” İngilizce adı ile ironik duruyordu… 

Şimdiye kadar geçtiğimiz şehirlerde İngilizce bilene nadir denk geldik ama İngilizce mekan isimleri ve Burger King çok yaygın. 

Geç gün batımlarına ve erken gün doğumlarına artık iyice alıştık. Saat 10’da batırdığımız güneşe rağmen hava aydınlık ama artık kalacak bir yer bulmakta fayda var. Tırcıların da konakladığı büyük bir benzin istasyonunu gözümüze kestirdik. Sağ olsun görevliler çok ilgili çıktı ve işletmedikleri kafenin önüne aracımızı çektirip çadırı da açmamıza izin verdiler…

13.Gün Omsk 

Kitaplarını severek okuduğumuz Dostoyevsky’in Omsk’taki sürgün günlerinde yazdığı “Ölü Evinden Anılar” eserinin doğduğu cezaevini, müze olarak görecek olmamız bizi heyecanlandırıyor.  İdama mahkum olan Dostoyevsky’nin cezası Sibirya sürgününe çevrilir. Epilepsi sebebiyle sık sık hastanede kalmış ve doktorlar yazması için kâğıt ve mürekkep sağlamış.

Ayrıca cezaevi müdürü de çok yardımcı olmuş. Omsk’ta geçirdiği sürgün günleri, diğer eserlerine de (Karamazov kardeşler, Budala, Cinler gibi) ilham olmuş. Sabah erken saatte gittiğimiz için olabilir tek biz vardık. Görevlilerden büyük ilgi görüyoruz; eh tabii 4500 km’lik yoldan geliyoruz olacak o kadar.

Dostoyevski müzesi – Omsk

Müze daha çok dokümantasyon ve Rusça; o yüzden sesli rehber almakta fayda var. Okuduğumuz eserlerinin hangi şartlar ve ruh halinde yazıldığını daha iyi hayal edip anlayarak müze gezisini bitirdik. Giriş ücreti kişi başı 300 Ruble, kulaklık 200 Ruble. 

Uçsuz bucaksız Sibirya’nın Irtiş Nehri kıyısında kurulu Omsk, Rusya’nın en önemli ulaşım kavşaklarından birisi sayılmakta, Moskova’dan Uzak Doğuya giden tüm demiryolları, karayolları Omsk’tan geçmekte, Çin’e ve Moğolistan’a da kolaylıkla ulaşım sağlanmaktadır.

Omsk

Geçtiğimiz diğer nehir kıyısında kurulmuş şehirlerinde olduğu gibi burada da yürüyüş yollarını eksik etmemişler. Her şey benzer gibi dursa da Omsk’u diğer şehirlerden farklı yapan, bisiklet yollarının daha fazla olması. Otoparkların ücretsiz ve sorunsuz olması da bizim için avantaj 🙂 Kale diye geçen bölümünde kale surları kalmamış, ne yapalım o kadar da kusur olsun canım.

İçinde müzelerin de olduğu yer; Omsk Kalesi Tarih ve Kültür Kompleksi diye geçiyor. Tarihi kapıları, parkları, plajları, güzel sanatlar müzesi, tarih ve doğa müzesi, tiyatrosu, restoran ve kafeleri, meydanları, 1840’lardan kalma St. Nicholas Kazak Katedrali, Altın Kubbeli Assumption Katedrali, anıt ve heykelleri ile gezmesi keyifli bir şehir. 

Omsk

Omsk Drama Tiyatrosu‘nun süslü cephesi kanatlı bir heykel ile taçlandırılmış ve görülmeye değer. Ne burada ne de diğer tiyatrolarında birkaç gün içinde bir etkinlik olmadığından Omsk’tan da elimiz boş ayrıldık. Karla Libknekhta  caddesinde oturduğumuz ABC kafede her zamanki gibi çeviri programları sayesinde yiyecek bir şeyler de sipariş verebildik. Wi-fi varsa hemen şifresini söylüyorlar ya da kasanın yanında yazılmış oluyor.

Akşam yemeğimizi gezerken gözümüze kestirdiğimiz bahçesi de hoş olan Grisha restoranda yedik. Bir hamburger, bir midye ve iki biraya 1850 Ruble ödedik. Türkiye’ye göre; yediğimiz her şey hem lezzetli hem de ucuz. Alkol, marketlerde ucuz olmasına rağmen restoranlarda pahalı, özellikle çok uyguna satılmıyor olabilir. 

Şehrin içinde işleyen tramvay çok nostaljik geldi. Trans Sibirya treninin duraklarından biri olan istasyonun binası çok hoş, yolcu olmayan içine giremediğinden göremedik. Irtiş nehrine doğru gün batımını da izledikten sonra Omsk’a veda ederek Novosibirsk’e doğru yola çıktık…

14.Gün Omsk-Novosibirsk Arası 

Uçsuz bucaksız ormanlar, bataklıklar, sazlıkların arasında sanki vahşi hayatın içinde yolculuk yapıyoruz. Bir de tır trafiği  nerede olduğumuzu hatırlatmasa güzel olacak :)) Yol yapım çalışmaları da yok. Türkiye ile zaman farkı 4 saate çıktı, ileriyiz.

Özellikle Novosibirsk’e yaklaştıkça kafe denilen restoranlar çok sık ve çoğunda konaklama, duş, çamaşırhane var. Bugüne kadar kafeteryalarda yemek yememiştik ve birinde deneyimledik. Bizdeki esnaf lokantası gibi. Borş çorba, tavuk butlu pilav, iki dilim ekmek 500 Ruble. 250 TL mi?

Sibirya’nın en büyük ve Rusya’nın 3. büyük şehri Novosibirsk,  Ob Nehri tarafından ikiye bölünmüştür. Ne güzel kamp yapılır değil mi?  Bizden önce bu bölgeden geçen @yaevdeyoksan çiftinin kaldığı yere uğradık, şansımıza sezon açıldığından inanılmaz kalabalıktı, birkaç yere daha baktık. Sonuç; hayaller kamp gerçekler kalabalık ve sinekler…

Küçücük sinekler öyle bir etrafınızı sarıyor ki arabadan bile inmek istemiyorsunuz. Zaeltsovskiy Park; kafeleri, restoranı, yürüyüş ve bisiklet yolları, plajı, oyun parkı, demiryolu müzesi ile devasa bir alana yayılmış. Şansımıza o gün koşu yarışması varmış neyseki bitmiş. Sinekler olmasa çok rahatlıkla gün geçirilir.

Baktık yeşillik alanlarda kamp yapılacak gibi değil şehir merkezine doğru gitmeye karar verdik. Yol bakım çalışması yolda bitmiş olsa da şehir inşaat alanı gibi bizi karşılıyor. Manzaraya yüksek binalar da eşlik edince ne kadar büyük bir şehirde olduğumuzu daha net anlıyoruz.

Trans-Sibirya Demiryolu, şehrin 19. yüzyıldaki büyümesini beslemiş ve bugün hala ayakta duran Novosibirsk Demiryolu Köprüsü ile sembolize edilmiştir. 2. Dünya Savaşı sırasında da Almanların yıkmasından çekindikleri için batıdaki birçok fabrikayı buraya taşımışlar. Hızla ulaşım, ticaret ve sanayi merkezi haline gelen şehirden fazla da bir görsellik beklememek lazım. Araç ile geldiyseniz ve servis gerekliyse; burası o yönden doğru şehir…

Novosibirsk Tren İstasyonu

Gezimize Trans Sibirya treninin de duraklarından olan, Novosibirsk istasyonu ile başladık. Dışarıdan binası hoş ama yolcu olmayınca içerisine giremedik. Akşam nehir boyunca biraz yürüyüş yapıp bir iki köprü fotoğrafıyla günü bitirdik…

15.Gün Novosibirsk – Tomsk Arası

Sabah içimiz belki ısınır diye Novosibirsk’e bir şans daha vermek istiyoruz. Şehir merkezinde, altın kubbeleriyle 19. yüzyıldan kalma Bizans tarzı mimarisi ile Alexander Nevsky Katedrali bulunmaktadır. Rusya’nın en büyük Opera ve Bale Tiyatrosu’nun Novosibirsk’de olması bizi heyecanlandırsa da burada da bilet bulmak mümkün değil. Bu da kültür-sanata verilen değeri gösteriyor, sevindirici.

Bir yerde, Novosibirsk için; müzeleri, mimari eserleri ve sanatsal ortamı ile Sibirya’nın Şikago’su diye okumuştuk ama  biz o havayı bulamadık. Lenin Meydanını gördükten sonra şehrin her iki yakasını biraz araçla gezip yola devam kararı verdik…

Eğer opera ve bale izlemeyecekseniz veya araç bakımı yaptırmayacaksanız bize göre şehri görmemek eksiklik değil. Novosibirsk’te en sevdiğimiz şey şehir merkezinden ayrılmak oldu. 

Yol manzaraları ile yeniden kendimize geldik. Yol kalitesi de iyi daha ne isteyelim. Sarı çiçek tarlaları ve çam ormanlarının arasında gözlerimiz bayram ederek Tomsk’a vardık…

Seçtiğimiz otellerden ilkine gittiğimizde online sitelerden daha yüksek fiyat söylemeleri ve personel kadının ilgisizliği üzerine ikinci yere bakmaya karar verdik. Arabayı otelin önüne park ettiğimizde hoş bir sürpriz ile karşılaştık. Istanbul restoran karşımızda duruyordu. Yüzümüzde bir tebessüm ilk önce otele bakalım diyoruz. Sempatik personeli ile ilk olumlu notu alıyor bizden, odası da temiz ve online fiyatın aynısını verince tamam diyoruz (Old Town Otel).

Şehir merkezine gitmeden önce tabii ki İstanbul Restorana uğruyoruz. Doğukan, biraz şaşkın  ve bütün sıcaklığı ile karşılıyor bizi. Restoran bugün akşam doluymuş yarın akşam için rezervasyon yapayım diyor ama büyük olasılıkla yarın yola çıkarız. “Hayallerimi gerçekleştiriyorsunuz” diyor. Biraz ayak üstü sohbet edip yanından ayrıldık. Yemeklerinin tadına bakma şansımız olmadı ama mekanın çok hoş olduğunu not düşelim…

Gelirken Lenin Caddesi üzerindeki parkın önünde mezuniyetlerini kutlayan gençleri görmüştük. Parkın içinde buradaki öğrencilere adanmış bir anıtın olması ilginç geldi ve gezimize bu parktan başladık. Hemen karşısındaki üniversitesi de hoş duruyordu. Öğrenci şehri olunca genç nüfus da dikkat çekiyor. “Rebro” isimli hamburger restoranın çok popüler olduğunu görünce, biz de akşam yemeğimizi orada yedik. Dışarıda oturma alanı da bulunan mekanın hamburgerleri gerçekten lezzetliydi (hamburgerler 500 Ruble-250 TL civarı)

Karnımız da doyduğuna göre sıra nehir kenarında gün batımına gelmişti. Oyun ve kısa öykü yazarları Anton Çehov’un anıtının olduğu bölge çok hareketli ve herkes fotoğraf çektirmek, dokunmak için birbiri ile yarışıyordu. Nehirde tekne, karada ise fayton gezisi en büyük etkinlik. Sokak müzik sanatçıları da çok yaygın ama şimdiye kadar (Kazan’da Bauman caddesindekiler hariç) keyifle dinleyebileceğimize denk gelmedik. O yüzden gün batımını izledikten sonra bölgeden kaçtık:) 

16.Gün Tomsk       

Rusya’nın Sibirya bölgesinde Tom Nehri üzerinde bulunan Tomsk şehrini Erkin’in “Orta Asya Rotaları” kitabını okurken not almıştık. 

Tomsk için yazdığı “Ahşap dantel olarak adlandırılan ve Sibirya’da zengin tüccarların yaptırdığı yapılarda gelişen bu stili kentsel dokunun korunduğu tarihi sokaklarda görebilirsiniz” bölümü bizi etkilemiş ve görülecek yerler listemize eklemiştik. Sabah şehri gezmeye Sibirya ahşap mimarisini en iyi görebileceğimiz caddeden başladık.

Tomsk

Tatarskaya Caddesi, şehrin arşiv belgelerinde ilk kez 1853’te bahsedilmiş ve orijinal adını koruyan birkaç caddeden biriymiş.  Süslü pencerelere, dantel kornişlere, desenli çatılara sahip ahşap evlerin arasında bir de Kırmızı Cami var. Evlerin bazılarında yaşam devam ediyor ve çiçeklerini sulayan bir teyzenin bahçesi çok hoşumuza gitti. 

Gagarin Caddesi (Nobility bölgesi-soylular bölgesi diye geçiyormuş) modernden klasiğe stilleri ile ahşap ve taş evlerin uyumlu kombinasyonunun görüldüğü Tomsk’taki en şık cadde olarak kabul edilir. 

Krasnoarmeiskaya  Caddesi’ndeki Bystrzhitsky malikane, ahşap mimarisinde modern tarzın olağanüstü bir örneğidir. Bu tarzda çalışan zanaatkarlar, ahşap evlerin mimari görüntüsünü tanımlayan lüks oyma süsler kullanmazlar.

Çatıdaki üçgen alınlıkların üzerinde yüksekte yükselen, geleneksel at başları biçiminde yapılmış akroterler yer alır. Girişin ve giriş başlığının üzerindeki kuleler, çatı sırtları boyunca göğe doğru uzanıyormuş gibi görünüyor, bunun bir benzeri de Borgund‘daki (Norveç, yaklaşık yapılışı 1150 yılı ) meşhur ahşap kilisedir. 

Birbirinden şık evleri gördükten sonra Tomsk kasabasının kurulduğu Diriliş Tepesi’ne (Voskresenskaya Gora) gittik. Çar Boris Godunov’un emriyle 1604 yılında Tomsk kalesi burada inşa edilmiş, günümüzde de çeşitli müzelere ev sahipliği yapıyor. 

Tomsk‘un en eski katedrallerinden biri olan Bogoyavlensky Sibirya barok tarzında, 1777 ile 1784 yılları arasında inşa edilmiştir. Burada, 6 Ağustos 1804’te Tomsk Eyaleti’nin resmi bir idari bölge olduğu ilan edilmiştir. 1929’da Katedral kapatılmış, çan kuleleri ve kubbeler yıkılmıştır. 1942’den sonra farklı amaçlarla kullanılmış yeniden katedral olarak inşası 1990’lara dayanıyor.

Eski ile yeninin güzel bir birleşimi olan şehirde olmaktan büyük keyif aldık. Şehrin kapalı pazarını (Frunzenskiy Rynok) görmeden ayrılmak olmaz… Meyve-sebzeden, kıyafete, oyuncağa, balık, şarküteri, fırın ürünleri aklınıza gelebilecek her şeyin olduğu bir pazar.

Bizden önce buradan geçmiş bir arkadaşın tavsiyene uyarak bal aldık. Ayrıca pazarın girişindeki marketi keşfetmemize vesile oldu. Sibirya’nın köy ürünlerinin satıldığı marketin (Калина Малина) yemek bölümü efsaneydi. Hamur işlerinden suşiye kadar çeşit bol ve denediğimiz her şey lezzetliydi. 

Tomsk’dan Krasnoyarsk’a doğru devam ettik…Yol manzaraları yine muhteşem, tır trafiği bazen artsa da yolculuk keyifli. Yolun bozuk bölümleri olsa da ara ara yeni atılmış asfalta kavuşmak bizi mutlu ediyor 🙂 Manzaramıza gün batımı eşlik edince ortam ayrı güzelleşiyor, kırmızının tonları yeşille görsel şov yapıyor. Alaca karanlıkta biraz daha yol yapıp günü sonlandırıyoruz…

17. Gün Krasnoyarsk

Sabah 4’te gün doğumu ile ilk uyanışı yapsak da bu kadar da erken kalkınmaz diyerek tekrar yattık:) Biraz daha dinlenip Krasnoyarsk’a doğru devam… Yolda girdiğimiz benzin istasyonunun kafesi (Traveler’s Coffee) hem  düzgünlüğü hem de kahvelerinin lezzeti ile bizi şaşırttı. Görevli kadın da jest yapıp kahvelerimizi hoş desenli karton bardaklarında ikram etti. 

Rusya’nın Sibirya bölgesinde yine nehir (dünyanın en uzun nehirlerinden biri Yenisey) kenarında kurulmuş şehirlerinden birinde; Krasnoyarsk’dayız. Hem şehir manzarasını kuş bakışı izleyebileceğimiz hem de 19. yüzyıldan kalma şapelin (Chasovnya Paraskevy Pyatnitsy) yer aldığı Pokrovskiy Park’tan gezmeye başladık. Hava biraz puslu olsa da şehir ayaklarımızın altında…

Karaulnaya Tepesi’nde hoş bir park içinde yer alan şapelin etrafında sincaplar geziniyor. Saat 12:00’de tek pare top atış eşliğinde bayrak törenine denk geldik. Tepenin yan tarafında moto cross alanının olması hemen Onur’un dikkatini çekiyor ne güzel düşünmüşler.

Tepeden beton yığını gibi duran şehir, merkezine indiğimizde bizi bambaşka yüzü ile karşıladı. Beklentisiz geldiğimiz şehir açıkçası bizi şaşırttı.

Nehrin sol yakasında bulunan park  (Tsentral’nyy Park Im. M. Gor’kogo) çocuk treni, lunapark ve yazarlar Maksim Gorki ve Alexander Puşkin‘in heykelleri bulunuyormuş, geçici süreli kapalı olduğu için görme şansımız olmadı. Ama orayı görmek için geçtiğimiz cadde üzerindeki  ahşap malikaneleri görme şansımız oldu. Araç trafiğine kapalı caddesi; heykelleri, gösterişli ahşap evleri ile çok hoş. Fotoğraf çektirmek için kostümleri ile gelenler de vardı. 

Krasnoyarsk

Şehrin meydanlarını, ibadet yerlerini, tiyatrosunu, saat kulesini, parklarını ve anıtlarını ziyaret ettiğimize göre sıra kahveye gelmişti. Estafette kafede Rusya’daki ilk buzlu kahve deneyimimizi gerçekleştirdik ve çalışanları ile mekan bizden tam puan aldı. Ah bir de işe yeni başlayan personeli, ilk gününde turiste denk gelmeseydi iyi olacaktı. İngilizce anlaşmaya çalışayım derken heyecandan paranın üstünü fazla verdi. Daha ilk günden kasa açık verecek neyseki fark edip iade ettik. Gülüşme, teşekkürle ayrıldık.

Cadde (Mira caddesi) boyunca hoş mekanlar var. Renkli minibüsleri sokak kahvecilerine dönüştürmelerini çok beğendik. Ne güzel önlerini çiçeklerle süslemişler.

Dolaşırken Tomsk’ta beğendiğimiz Калина Малина markete denk gelince hemen buradaki lezzetlerden de tatmayı ihmal etmedik 🙂 

Şehir ne kadar sakin diye düşünürken nehrin ortasındaki adaya Ostrov Tatyshev gidince nedenini anladık. Tüm şehir sanki adanın içindeki parka gelmiş. Yürüyüş, bisiklet yolları, plajları, kafe-restoranları ile genişçe bir alan, bu güzel havada hem de pazar günü buraya gelmesinler de nereye gitsinler değil mi. Anakaraya bir köprü ile bağlı adayı biz de çok beğendik ve günlük huzur dopingimizi alarak ayrıldık. Köprünün girişinde  bisiklet ve paten kiralanabiliyor.

Krasnoyarsk

Üniversite şehri olduğu için genç nüfus dikkat çekiyor. (30 kadar devlet üniversitesi olduğunu okumuştuk.) Müzeleri, tiyatroları, filarmoni orkestrası konser salonu ile dolu dolu bir şehir. 

Nehrin diğer tarafına da geçtik ama aynı havayı bulamadık. Plajında yüzen köpekleri izleyip yürüyüş yaptık. Sincap sembolü çok kullanılmış neden acaba? Akşam üzeri Irkutsk’a doğru yolumuza devam ettik…

18. Gün Krasnoyarsk’tan Irkutsk’a Doğru

Irkutsk’a yaklaşık 1100 km’lik yolumuz var. Krasnoyarsk’tan 200 km sonra yol yer yer çok kötüydü. Demir yollarının geçtiği bölgelerde trafik durma noktasına geliyor. Tır ve tatile çıkmış araç trafiği yoğundu. Küçük köy ve kasabaların haricinde her yer orman, yeşilin içinde süzülüyorsunuz. Yorulduğumuzu hissettiğimizde çadırımızı açabileceğimiz tır duraklarından birinde konakladık…

Sabah 100 km kadar gittikten sonra nehir kenarında kamp yapanları gördük, yol üstü kalmak için idealmiş ve hemen notunu aldık. 

Türkiye ile aramızdaki saat farkı 5 saate çıktı, ilerideyiz. Bugün bütün günümüz yolda geçti. Yol manzaraları genel olarak çok güzel, çam ormanları ve sarı çiçek tarlaları olmazsa olmazlardan… Yolun kalitesi ise değişken. İrili ufaklı kasaba ve köylerden geçtik ama uğrayıp gezmeye değecek bir yer göremedik. Gün batımı ve ay yolculuğumuza eşlik etti.

Nerede konaklayalım diye bakınırken Irkutsk’a 1 saat kala bir benzinciye çekip geceyi arabada geçirmeye karar verdik. Kalınabilecek yerleri geride bırakmış ve doğru düzgün bir yer bulamayınca en iyi alternatif benzin istasyonlarının parklarında dinlenmek oluyor. Genellikle personelleri de çok yardımsever ama bu istasyondaki pek nursuz çıktı. Neyse birkaç saat dinlenip yola devam edeceğiz nasıl olsa sabah 4’te gün doğumu ile uyanırız.

19. Gün Irkutsk

Irkutsk şehri, Irkut ve Angara nehirlerinin birleştiği yerde kurulmuştur. Angara Nehrini, bölgedeki diğer 336 dere, çay ve nehirden farklı yapan; Baykal gölünden dışarı akan tek nehir olma özelliğidir.

Bir zamanların sürgün şehri şimdi sanayi şehri olmakla birlikte turizmle de öne çıkıyor. Sabah arabayı park edip Moskova Kapısı’ndan geçerek şehri nehir kıyısından dolaşmaya başladık. Kirov meydanının çevresinde bulunan; Rus mimarisinin en tipik örneği olan ve tam meydana bakan hükümet binası, onun hemen arkasında II. Dünya Savaşı sırasında hayatını kaybeden askerlerin anısına 8 Mayıs 1975’te yakılan sonsuzluk ateşi var.

Karşısındaki Kurtarıcı Kilise (Kutsal Yüz Kurtarıcı Kilisesi olarak da bilinen Sibirya’daki en eski taş yapılardan biridir) ve yine 1600’ün sonlarında yapılıp 1719 yangınında kül olan ve daha sonra orijinaline bağlı olarak tekrar yapılan Sobor Bogoyavlensky Katedrali’ni (Epifani Kadetrali diye de bilinir) ziyaret ettik. Eski Rus dekoru, Barok unsurlar ve yerel Sibirya motifleri ile birleşmiş katedralin içi de dışı da çok zarif duruyor.  

Şehirde gezilecek yerler geniş bir alana yayıldığı için yeşil ve kırmızı iki yürüyüş parkuru hazırlanmış. Yeşil olan küçük parkur takip edilirse;  7 km kadar bir yürüyüş ile 30 tarihi yer görülebiliyor. Biz de elimizden geldiğince yeşil hattı takip ederek gezmeye devam ettik. Şehir eski Rus tipi ahşap evleri ile dikkat çekiyor. Bir taraftan da yeni taş binalar ile iç içe geçmişler ama gözü çok yormuyor. Dolaşması çok keyifli…

Şehrin biraz dışında kalan temeli 1855’lere dayanan Kazan Katedrali (Kazanskaya Tserkov) Irkutsk’taki en büyük kiliselerden biridir. Muhteşem bahçesi, dış ve iç mekanı, ayrıntılı ve canlı duvar resimleri ile görülmeye değer…

Öğlen Mind Cafe’de kahve molası verdik ve hoş bir mekanmış beğendik. Irkutsk Akademik dram  tiyatrosunun önünden geçerken bir de burada şansımızı deneyelim dedik. Ve sezonun son oyununa bilet bulduk. Bilet ücreti şaka gibi 200-600 Ruble arası (100-300 TL) Akşamı iple çekiyoruz.

Irkutsk

Seçtiğimiz otellerden ilkine gidip şansımızı deneyelim dedik. Bölge çok iyi durmasa da otoparkı olan tertemiz odaları ile bir çiftin işlettiği harika bir yer çıktı. Hiç düşünmeden odayı tutup şehri gezmeye devam…(modul hotel)

Şehrin simgesi Pars ve heykeli (ağzında su samuru var) ile fotoğraf çektirmek için 130 Kvartal bölgesi atlanmaması gereken yerlerden. Buradaki eski ahşap binalar restore edilip restoran, bar, hediyelik eşya dükkanı, otel ve müze olarak işletiliyor. Yakınında da alışveriş merkezi olduğu için her daim çok hareketli.

Irkutsk

Özellikle Çinli turist çok fazlaydı ve bu bölgede Uzak Doğu mutfağı çok yaygın. Biz de burada hızlıca bir şeyler yiyip soluğu tiyatroda aldık. Tiyatronun ambiansı çok güzeldi.

Ayrıca parsların hikayesi; Tümen paylaşımında yazdığımız kediler ile aynı, merak edenler 11. gün paylaşımımızdan okuyabilirler. 

Tiyatro öncesi başlayan yağmur devam etse de Karl Marx caddesi üzerinden nehir tarafına yürümeye karar verdik. Nasıl olsa uzun gündüzleri yaşamaya devam ediyoruz . 

Şehrin turist heykelinden Lenin anıtına kadar bütün anıt ve heykellerini bugün yeterince gördüğümüzü düşünüyoruz. Bugün akşamlık yeter bakalım yarına bizi neler bekliyor.

Moğolistan’a Naadam festivali için geçip geçmemeye konusunda kararsız kaldık. Ya festival için şansımızı zorlayacağız ya da Olkhon Adasına geçip Baykal gölünün tadını çıkaracağız.

20. Gün Irkutsk-Olkhon Adası, Baykal Gölü 

Sabah kahvaltı sonrası Moğolistan’daki Naadam festivali için kendimizi kastırmamaya ve Olkhon Adası’na gidip Baykal Gölü’nün keyfini çıkarmaya karar verdik. Baykal Gölü’nde 30’dan fazla ada ve adacık bulunmaktadır.

Bunların en büyüğü ve yerleşimin olduğu tek ada Olkhon Adası‘dır. Buryatça’dan çevrildiğinde “Kuru” anlamına gelir. Olkhon’un uzunluğu 72 km, en geniş yeri ise 15 km’dir. 

Buryatlar ve onlar için adanın önemi hakkında da kısa bir bilgi verelim. Moğolların bir kabilesi olan ve Altay coğrafyasında yaşayan Buryatlar, tarih boyunca çeşitli dinlerle karşılaşmış bir topluluktur.

Baykal Gölü, Buryat topluluğu için oldukça önemli bir yere sahiptir. Geleneksel inanışlarına bağlı olan Buryat topluluğu için; Olkhon Adası ise, atalarından kalan bir miras ve kutsal yer olarak görülür. İnanışa göre Olkhon Adası, bünyesinde barındırdığı özel alanlar ile metafizik âlemle bağlantı sağlamak için kullanılan ve Buryat topluluğu için şamanik enerjinin en önemli küresel kutuplarından biri olarak kabul edilir.

Çeşitli mitik öge ve efsaneleri bünyesinde barındıran Olkhon Adası Altay topluluklarına ev sahipliği yapmıştır. (Bilgiler; Mehmet Mustafa Erkal Bey’in  Buryat inanışlarında bir kutsal yer çalışmasındadır)

Ada için alışverişimizi yapıp düştük yollara… 

Giderken yol üzerindeki devasa kartal heykelini ziyaret ettik.  Bu heykel; Baykal efsanelerinin ana kuşu ve şamanizmin temel sembollerinden biridir.

Olkhon Adası’na giden feribotlar ücretsiz. İki sıra var; biri adada evi olanlar için diğeri ada sakini olmayanlar için. Öncelik tabii ki evi olanların ama kuyruğa göre hareket ediyorlar. Hafta sonları çok uzun sıralar oluyormuş, hafta içi geldiğimiz için şanslıyız bir saatte sıra geldi ve 10 dakikalık göl yolculuğuyla adaya ulaştık. 

Feribot sırasında tanıştığımız Andrey bize çok yardımcı oldu. Onur’un çeviri ile sorduğu soruya İngilizce cevap verince şaşırdık. İngilizce bilinmemesine o kadar alıştık ki tek tük çıkınca şaşırıyoruz.

Adada yollar bozuk ve bir taraftan yol yapım çalışmaları var. Ama manzaralar ve atmosfer o kadar enfes ki  her tür zorluk çekilir dedirtiyor. Bir saat kadar yol yaptıktan sonra Khuzhir kasabasının giriş tarafında kumsalda kamp yaptık.

Olkhon Adası

Öyle düzenli kamp alanları yok. Ya serbest kamp ya da kiralanan küçük kabinler var. Piknik alanları yapmışlar az sayıdaki masalardan birini kapabilirseniz şanslısınız. Hafta içi sorun yoktu. Kamp yaptığımız yerden gölün serin sularında yüzmek serbest ama ısı bir anda 15 dereceye düşüp su da buz gibi gelince bileklere kadar girmek yeterli geldi:) Gençler tabii ki eğlence peşince suya girip hızla kaldıkları kabinlere koşuyorlar. Kabinlerin ısıtması olduğu için rahatlar… Gölde kano da yapılabiliyor. 

Adaya gelirken yol kenarlarında odun satılıyordu, akşam hava serinlediğinde herkes ateş yakınca nedenini anladık. Hava serinlese de gün batımını ve arkasından parlayan yıldızları izlemeden olmaz. Şimdiye kadar Rusya’nın, tahminizim üstünde, hoş şehirlerinden geçtik ama buranın büyüsü başka ve akşam ne kadar doğru karar vermişiz diyerek huzurla yattık. Yarın adayı tanımaya devam…

21.Gün Olkhon Adası, Baykal Gölü

Sabah göl manzarası eşliğinde kahvaltımızı yapıp adayı gezme devam… 

Olkhon Adası‘nda önemli iki ibadet yeri bulunmaktadır. Bunlar; Şamanka Kayası ve Zhima Dağı. Kaya bir zamanlar yeraltı tanrısının meskeniymiş ve çok karanlık bir yer olarak kabul edilirken, Zhima Dağı ise yukarı dünyanın tanrısının (Birinci Şaman) meskeni ve aydınlık bir yermiş. Zhima Dağı, 1276 metrede adanın en yüksek yerindedir, tabiat koruma alanı içerisinde yer aldığından buraya erişim maalesef kapalıdır. Asya’daki en kutsal dokuz yerden biri olan Şamanka Kayası (eskiden “tapınak taşı” olarak adlandırılırdı) ise ziyaret edilebiliyor.

Şamanka Kayası, Şamanizm ve Budizm uygulayıcıları için kült bir cazibe merkezidir. Geçmişte şamanistik ritüellere ve Buda’ya adanmış bir sunağa ev sahipliği yapmıştır. Bu yer, Olkhon’un sahibi Ezhin’in evi olarak kabul edilir ve kutsal yer yerel halk tarafından saygı görürdü. Ada gezimize biz de buradan başladık… 

Şamanka Kayası

Ayrıca burada Serge adı verilen 13 mistik sütun vardır. Efsaneye göre, ruhlar yeryüzüne indiklerinde atlarını bu sütunlara bağlarmış ve bu yüzden kutsal kabul edilirler.

– Sütunlar üç dünyayı – dünyevi, yeraltı ve göksel – birbirine bağlar ve bir tür dünya ağacını temsil ederler. Kökleri yeraltına, tepeleri ise göğe uzanır. 

Buryatların, en yüce tanrıları,  Tengerlerin oğulları olan 13 noyon hakkındaki efsaneye göre; Noyonlar, barış ve adaleti sağlamak için yeryüzüne inmiş, gezegenin farklı yerlerinde yaşamış ve insanlara yardım etmişlerdir. Sütunlar bu tanrıların anısına dikilmiştir. Her noyon, belirli bir varoluş alanının koruyucusuydu. Serge sütunları aracılığıyla insanlar ruhlarla iletişim kurar, kurdele bağlayarak onlardan bir şeyler isterler.

Olkhon Adası

Ayrıca, kurdeleler çok renklidir ve her renk belirli bir isteği temsil eder. Beyazla sağlık diliyorlar, kırmızıyla ailevi sorunları çözmeye çalışıyorlar, sarıyla zenginlik ve kariyer peşinde koşuyorlar, yeşille ise iyi bir hasat biçmek istiyorlar. Mavi ise evrensel kabul edilir, gökyüzüne bakar ve her türlü isteğe uygundur.

– Bir zamanlar şamanlar, Burkhan Burnu’nda, Şamanka kayasının önünde ritüeller gerçekleştirirlerdi. Bu gelenek günümüze kadar gelmiştir. Ağustos ayının ilk tatil gününde, dünyanın farklı yerlerinden şamanlar buraya gelip Tailagan ritüelini gerçekleştirirler. Belki bir gün bu ritüele de denk geliriz.

Gölün enfes manzarası ile gözlerimiz bayram edip kasabanın tozlu topraklı yollarında dolaştık. Kasabada çok özel bir şey yok maalesef her yerde yeni ahşap ev ve turistik tesis inşaatların olması içimizi sızlattı. Umarız bozulmaz.

Şaman kayasının 10-15 km ilerisinde bir yer hoşumuza gidince bu gece de burada kamp yapmaya karar verdik. Manzara enfes, gün batımı da eşlik edince daha da güzelleşti. Bu gidişle adadan ayrılmak zor olacak.

22.Gün Olkhon Adası, Baykal Gölü

Adanın ucuna doğru Pribaikalsky Milli Parkı var ve bugünkü planımız da oraya gitmek. Bozuk yollardan güzel manzaralar eşliğinde parkın girişine geldiğimizde önden izin alınması gerektiğini öğrendik. Telefon veya mesaj ile alınabiliyor dediler. Rus telefon hattımız olmadığı için mesaj ile şansımızı denedik ama geri dönüş olmadı. Web sayfaları; Baikalpass.ru 

Madem parka giremedik bari adanın müzesini görelim diyerek Khuzhir kasabasına geri döndük. Bahçesindeki balıkçı kayığın önünde İngilizce açıklama görünce müzede de İngilizce bilgiler vardır diye sevindik ama gerçekler öyle değildi:( İmdadımıza sağ olsun çeviri programları yetişti. Yoksa boş boş müzeyi gezip çıkacaktık.

Etnografya müzesi; “Buryat köyü” yerli halkının yaşam tarzı ve inançlarını, 19. yüzyılı yeniden canlandıran canlı bir tarih müzesidir. Buryatların ve yerli halkın yüzyıllık yaşamını gözünüzde canlandırmaya yardımcı oluyor. Ayrıca bölge hakkında da bilgiler var. Giriş ücreti 200 Ruble. Ekstra 300 Ruble karşılığı 3 boyutlu sanal gözlükle Baykal çekimlerinin izlendiği bir video odası var. 

1679 yılında yapılmış adanın tek kilisesi olan Kazan Kilisesi’ni de ziyaret ettikten sonra sıra akşam kamp yapmak için yer bulmaya gelmişti. Yarın adadan ayrılmaya niyetli olduğumuz için mümkün olduğunca feribotun kalktığı yere yakın bir yer seçtik. Nur gölünün kenarında sakince bir yere çadırımızı açtık.

Kamp yapan birkaç kişiden biriydik ve bisikleti ile birkaç kez yanımızdan geçen genç dayanamayıp sonunda yanımıza geldi. Okulda öğrendiklerini ne kadar hatırlamaya çalışsa da İngilizce anlaşmakta zorlandık ama beden dili ile az da olsa iletişim kurabildik. Olduğumuz yerde internet olmadığı için çevrim programlarını da kullanamadık. Kim bilir kafasında sormak istediği hangi sorular cevapsız kaldı. Hiç ışık olmadığı için kanlı dolunayın gölün üstüne doğru doğuşunu keyifle izledik.

23.Gün Olkhon Adası’ndan Ayrılış – Listvyanka 

Çok keyifli geçen 3 günden sonra  adadan ayrılmak kolay olmadı. Ama yolumuz uzun ve daha ne güzellikler bizi bekliyor. 

Hafta sonu ve akın akın adaya gelenler var neyseki biz ters yöne gidiyoruz ve feribota binişimiz hızlı oldu. Baykal Gölü’nün tatil beldelerinden biri olan Listvyanka’ya gitmeye niyetliyiz. 

Mermer çıkarılıp sonra o şekilde bırakılmış olan Mramornyy Kar’yer ocağının manzarasının da güzel olduğunu okuyunca aman oraya da uğrayalım dedik. Çok daha güzel yerlere alışınca gözlerimiz niye buraya geldik der gibi. Açıkcası yolu uzatmaya değmezmiş, özel bir şey yok ve yolu da bozuk. 

Listvyanka’ya akşam saatlerinde ancak gelebildik. Açıkcası bu kadar kalabalık ve otel fiyatlarını yüksek beklemiyorduk. Gittiğimiz butik otelin sahibi sadece Rusları kabul ettiklerine dair bir şey söyledi tam da anlamadık. Olkhon adasının huzurundan sonrası burası hem kalabalık geldi hem de ortamı  çok hoşumuza gitmedi. Yemeğimize yer kaçarız diye düşündük ve öyle de yaptık.

Şansımıza dikkat etmeden oturduğumuz mekan Özbek restoranı (Aygül Kafe) çıktı ve Türk olduğumuzu öğrendiklerinde ilgileri ayrıca arttı. Garsonların arasında İstanbul’da çalışmış olanı da vardı ve Türkçe anlaşmak ne güzel geldi. Bölgeye özel omul balığı ve şaşlık yedik. Yanında iki kişilik bitki çayı ve tandır ekmek ile birlikte hepsine 1390 Ruble (700 TL) ödedik. Hesapların az gelmesine artık alıştık şaşırmıyoruz.

Hava kapalı da olsa tatilciler  gölün sahilinde oturmuş manzarayı izliyor, bir tek çekirdekleri eksik 🙂 Balık pazarlarında bölgeye özgü kurutulmuş balık çeşitleri satılıyor. Baykal müzesi var, akşam olduğu için kapalıydı ve geceyi otoparkında geçirdik. Rusya’nın bu rahatlığını ve güvenle kalınmasını sevdik. Yarın buraya çok yakın olan Taltsy müzesini ziyaret edeceğiz…

24. Gün Taltsy Müzesi – Irkutsk 

Yağmurla uyanmış olsak da müze ziyaretinden taviz vermeye niyetimiz yok. Bu bölgeye özellikle onun için geldik bakalım değecek mi ? Burası sıradan bir müze değil, Angara Nehri’nin kıyısında ormanın içinde geniş bir alana yayılmış doğa ile iç içe olunan bir açık hava müzesi. 17. yüzyıldan 20. yüzyıla kadar uzanan tarihi, mimari ve etnografik anıtların yer aldığı ve dönemin yaşamını, Baykal bölgesi halklarının kültürünü tanıtıyor.

Sibirya’nın en büyük ahşap mimari müzelerinden biridir. Müzenin önemli mimari eserlerinden biri olan, 17. yüzyıldan kalma Kazan İlimski Ostrog Kilisesi, 1970 yılında Irkutsk bölgesindeki Nizhny-limsk ilçesine bağlı Ilimskof köyünden taşınmıştır. Müzedeki birçok ahşap bina farklı bölgelerden taşınmış ve restore edilmiştir. Buralara kadar gelmişken görülmeye değer. Geniş otoparkı var. Giriş ücreti 300 Ruble.

Müzenin bilet alınan salonunda kahve makinaları var. İçerisindeki kafelere göre çok daha uygun ama sadece kartla alınabilen makinesi çalışıyordu. Müzenin açık alandaki kafelerinin ortamı keyifli, yiyecek seçenekleri mevcut, hediyelik eşya dükkanları var. İçinde çok rahatlıkla 2-3 saat geçiyor. Müze arazisinde yıl boyunca çeşitli etkinlikler düzenleniyor. Şansımıza jazz festivali vardı ama yağmur çok artınca ve korunaklı alan olmayınca uzun kalamadık. 

Irkutsk’a doğru devam ettik, bir gece daha kalıp sabah yola çıkacağız. Hiç düşünmeden ilk geldiğimizde kaldığımız Modul otele gittik. Geri dönüşümüze çok sevindiler ve aynı odamızı  verdiler. Yağmur durup hava açmaya başlayınca vakit kaybetmeden attık kendimizi Irkutsk’un tarihi sokaklarına. İlk günkü heyecanla dolaşarak nehir kenarına geldik.

Gün batımına yetişmiştik, ısı farkından dolayı yağmur sonrası nehrin üstünü sis kaplamıştı. Gün batımının kızıllığı ile birlikte mistik bir ortam oldu. Kemanı ile bu ortamı daha da güzelleştiren müzisyen arkadaşa ayrıca teşekkürler… Irkutsk sanki gitmeyin diyordu. Daha detaylı Irkutsk bilgisi için; 19. gün Irkutsk paylaşımımızı okuyabilirsiniz….

25. Gün Irkutsk-Thanhoi Arası 

Irkutsk’dan ayrılma vakti gelmişti. Trans-Sibirya treninin de duraklarından biri olan Irkutsk tren istasyonunu da görüp yeniden düştük yollara…

Rusya’dan ayrılmadan önce biraz daha Baykal gölünün tadını çıkarmak istiyoruz. Birkaç saat gittikten sonra yol üzerinde önünün çok kalabalık olduğunu gördüğümüz Karetnyy Dvor, Kafe hoşumuza gidince öğle yemeği için mola verdik.

Aklımızda Sevgili Özhan’ın tavsiye ettiği lezzetler var. Kuzu şorpası, greçka (kara bugday pilavı), sığır gulaşı çorbası gibi yemeklerini denedik. Hepsi 790 Ruble, yaklaşık 400 TL. Ayrıca araçla konaklamak için de otoparkları var. Otomobil için gecesi 100 Ruble, küçük çadır açılabilecek alanları da var.

Yol manzaraları enfes, ormanın içinden yeşilliğe doyarak ne güzel yol yapıyoruz derken Kultuk’a geldiğimizde yol tıkandı. Bu bahane ile biz de etrafı gözlemledik. Burada da kalınabilir, hoşumuza gitti ama daha çok az yol yaptık diyerek devam ettik. Geçtiğimiz Slyudyanka, küçük sevimli bir kasaba ama orada da kalmayıp ara ara göl manzarasının da eşlik ettiği mavi-yeşil yolculuğumuza devam ettik.

Göle yakın demiryolu geçtiği için her yerden göl kenarına araçla ulaşım yok. Babkha bölgesine yaklaştıkça her yerden çilek kokuları yayıldı, yol üzerinde satanları gördük, sonunda dayanamayıp birinden biz de aldık. Çilekler gerçekten efsaneydi. En son Silifke’de bu kadar lezzetli çilek yemiştik. 

Baykal Doğa Koruma Alanı Ziyaret Merkezi’ne yakın, göle nazır harika bir yeri gözümüze kestirdik. Bu gece için kamp yerimiz de tamam 🙂 Bir balıkçı teknesi hariç kimse yok. Tek sorun demiryoluna yakın olmamız umarız gece çok tren geçmez.

Baykal Gölü

Aklımızda bir an önce yiyecek bir şeyler hazırlayıp manzaranın keyfini çıkarmak var. Bizden önce kamp yapanlardan kalmış odun da var daha ne isteyelim. Gün batımı sonrası kamp ateşimizi de yaktık. Etrafta mutlak sessizlik, ışık da olmayınca gökyüzünü izlemeye doyamadık…

26. Gün Thankhoi-Ulan Ude Arası 

Enfes gün doğumu için sabah ilk uyanışı 04:30’da yaptık. Bugün mümkün olduğunca Moğolistan sınırına yaklaşmayı hedefliyoruz. Ulan – Ude’ye uğrayıp şehri dolaşma süremize göre de kalacak yere karar veririz diye planımızı yaptık. Yine enfes yol manzaraları bize eşlik ediyor, yolun kalitesi de iyi derken bir anda girdik toz bulutunun içine. Neyseki uzun sürmedi.

Yol üstünde yine bulduk bir kafeterya (Bagul’nik), içi çok büyükmüş. Çorbası güzeldi ama greçka dünkü yediğimiz yerde daha lezzetliydi. Bölgede Buryat gelenekleri yaygın ve şamanizm izleri hakim. Öyle olunca da yol üzerinde çok sık küçük ibadet yerlerine denk geliyoruz. 

Ulan-Ude de Serenge Nehri’nin kıyısında kurulmuş bir şehir. Rusya’da şehirlerin içinden nehir geçmesi olmazsa olmazlardan. 

Prospekt Pobedy parkın oraya aracımızı park edip Odigitrievsky Katedrali’nden şehri dolaşmaya başladık. Rus Ortodoks Kilisesi’nin Ulan-Ude Piskoposluğu Katedrali, 1741-1785 yılları arasında inşa edilmiş olup Verkhneudinsk’teki ilk taş binalardan biridir. Pencere çerçevelerinin tuğla detayları ve diğer unsurlarla bezeli cepheler, 17. yüzyılın geleneksel desenli tuğla mimarisi tarzında dekore edilmiştir. Dekoratif unsurlar, geleneksel Eski Rus formlarını Barok unsurlarla birleştirir.

Her yer toz toprak içinde bazı sokak girişleri kapalı olunca nehir tarafına geçemedik. 

Ulan Ude

18.-19. yüzyıllarda Sibirya Yolunun geçtiği Ulan-Ude’nin merkezi caddesi; 1924’ten beri Lenin Caddesi olarak anılıyor. Burada 26’dan fazla mimari ve tarihi anıt bulunmaktadır. 2004 yılından bu yana caddenin bir kısmı araç trafiğine kapalıdır (halk arasında Arbat olarak da adlandırılır). Dönemin zengin tüccarlarının evlerinin olduğu caddede, eski çay tüccarı Goldobin’in evi; 2001 yılından beri Ulan-Ude Tarih Müzesi olarak hizmet vermektedir. 

(Goldobin Malikanesi; 19. yüzyıldan kalma tarihi yapılar arasında yer almaktadır. 20-21 Haziran 1891 tarihlerinde, Rusya imparatorluk tahtının varisi, geleceğin imparatoru II. Nikolay Çareviç Nikolay Aleksandroviç, dünya turundan dönerken Goldobin ailesinin evinde konaklamıştır. Bu etkinlik sayesinde, binanın arşiv fotoğrafları korunmuştur. Bu fotoğraflar kullanılarak, 2022 yılında malikane ulusal “Kultura” projesi kapsamında restore edilmiştir.)

Katedralin olduğu bölge ile burası tamamen tezat, sokakta harabe evlerin önlerinde içenler, dilenenlerin yerini cıvıl cıvıl gençler aldı. Çok şık duran opera ve bale binası, çiçeklerle bezenmiş parkı ile burası da bir anda geçtiğimiz tipik Rus şehirlerine benzedi. Dinlenme alanları ve çocuk oyun alanı ile hoş bir park olmuş. Ana meydan olan Ploshchad Sovetov, devasa Lenin Başı Anıtı’na ev sahipliği yapmaktadır. 

Geleneksel ahşap Buryat yurtlarının sergilendiği açık hava Etnografya müzesi biraz şehir dışında kalıyor.

Şehir genelinde bir yenilenme var, bittiğinde; ahşap evleri, müzeleri, parkları, nehir boyunca uzanan yürüyüş yolu, opera ve bale binası ile daha hoş bir şehir olacağından eminiz.

Şehir gezimiz akşamı bulunca yakın bir yerde kalmaya karar verdik. Daha önce kamp yapanlardan bildiğimiz sahibi İsviçreli olan kamp yerine gittik. Hostel gibi işlettiği bir binası var, geniş bahçesinde de kamp yaptırıyor. Ortak mutfak ve banyo alanı da mevcut, kalan tek biz olunca çok rahat ettik. Ev sahibinin kurt köpeği Stella da oyun karşılığı arabanın ve çadırın bekçiliğini yaptı.

Yarın sabah Rusya‘daki ilk etabımızı tamamlayıp Moğolistan‘a geçeceğiz.

Bir sonraki durağımız Moğolistan yazısı için tık tık

115 gün süren Orta Asya gezimizin günlük paylaşımlarını fotoğraflar ile beraber instagram ve facebook sayfamızda da okuyabilirsiniz.

İnstagram sayfamız : AyferOnurSeyahatnamesi

Facebook sayfamız : AyferOnurSeyahatnamesi

Teşekkürler…

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir